Header $articleheadline_he$ "ArticleHeadline" Detay Sayfa Header

 

 

     

 

 

 
2013-05-11

Detay Sayfa

Tüm Dosyaların Listesi

News Database Template Page Example

Mete Bey'in Günlüğü 01 - Mete Bey Paris'te

9/8/2001 - 11:00 - Atinİlgili Bağlantı Yorumlar Bu Yazıyı Bir Tanıdığına Yolla Bu Yazıyı Yazdır  

      

“Teşkilatın İki Silahşoru’nu” okumasaydım, böyle bir kurgu-roman yazmak aklıma gelmeyecekti. Her ne kadar hayal gücüm “Torun Yakut Cemil”in ki  kadar iyi işlemese de bir deneme yapmaya karar verdim.
 
Romanın kahramanı “Mete Bey” hayali bir kimse. Öyle tarihte ismi geçmiş bir aileden filan da gelmiyor. Sıradan bir kişi.
 
Hayali kahramanımızı kısaca şöyle tanımlayabiliriz:
 
Almanya’da işçi olarak çalıştıktan sonra 30 yaşlarında Türkiye’ye dönüp bir tanıdığı vasıtasıyla İstihbarat Teşkilatına giriyor. Teşkilata alınışında Almanca bilgisi ve boks yapmış olması etkili oluyor. Lise mezunu olduğu için yüksek makam ve mevki sahibi olamıyor ama Türkiye’yi ve Dünya’yı yerinden oynatacak operasyonlara imza atıyor. Tam bir operasyoncu, tam bir eylem adamı.
 
Herhalde bu Mete Bey’in soyadı yok mu diye düşünüyorsunuz. O zaman ona uygun bir soyadı da bulalım. Mete Akkartal nasıl? Fena değil, değil mi? O zaman romanımıza başlayalım. İnşallah sıkılmadan okursunuz.
 
 
Paris, Temmuz 1984
 
11 Temmuz 1984 günü İstanbul’dan kalkan Air France uçağı Paris’e yaklaşmak üzereydi. Pilot on dakika sonra ineceklerini anons ederek yolculardan emniyet kemerlerini bağlamalarını istedi.
 
Arka sıralarda oturmakta olan Mete Bey, yanından geçen sarışın hostese saati sordu. Sarışın hostes gülümseyerek saat takılı kolunu ona doğru uzattı. Mete Bey kızın kolunu tutarak saate baktı. Saat 17.25’i gösteriyordu. Hostes Mete Bey’in “Mersi” demesine gülümseme ile cevap verdi. Mete Bey içinden “yavru iyiymiş” diye düşünüyordu,  herzamanki alışkanlığı ile uzaklaşan hostesin arkasından ayak topuklarına baktı. Onun için bir kadında en önemli nokta topuklarıydı. Topuklar pembe ve bakımlı olmalıydı.
 
Mete Bey, esmer, siyah kıvırcık saclı, kalın yapılı, 1.80 boylarında yakışıklı bir adamdı. Arkadaşları onu “Tom Jones’a” benzetirler, ancak vücuduna nispetle ince çıkan sesi dolayısıyla  takılırlardı.
 
Mete Bey,  uçak yere inince sevindi. Ayaklarının arasındaki körüklü, kocaman “kurye” çantası ile pek rahat oturamamıştı.
 
Acele etmeden, uçağın büyük bir bölümü boşaldıktan sonra uçaktan çıktı. Diğer yolcular ile pasaport kontolunun yapıldığı yere geldiğinde, Mete Bey’i birden bire ter bastı. Paris Havaalanı’nda normal olmayan bir durum vardı.
 
Daha önceki gelişlerinde, pasaport kontrolünden sonra serbest bölgeye çıkıyor ve oradan tekrar gümrüklü bölgeye gelerek bagajını alıyor ve gümrük meymurunun yanından geçerek dışarı çıkıyordu. Daha önce gelişlerinde gümrük memurları sual bile sormamışlardı.
 
Ancak şimdi şekil değişmişti. Pasaport polisinin hemen arkasına bankolar konulmuş ve istisnasız herkes didik didik aranıyordu.
 
Mete Bey bir müddet ne yapacağına karar veremedi. Sona kaldığından bankolar iyice tenhalaşmıştı. Güvenlik görevlileri, diplomatik pasaportuna ve kurye mektubuna rağmen dinlemeyip çantayı zorla açarlarsa olabilecekleri düşünmek bile istemiyordu. Kafasından bir sürü sual geçti. “Yoksa bir sızma mı vardı? Acaba genel güvenlik araması görüntüsünde kendini mi bekliyorlardı?” Sıkıntıdan iyice terlemişti.
 
On dakika kadar oyalandıktan sonra, yeni gelen uçakların kalabalığına karışarak sıraya girdi. Pasaport kontrolünden çıktıktan sonra emniyet görevlilerinin bulunduğu ve kontrol yaptıkları bankoya geldi. Görevli çantayı işaret ederek  açmasını istedi. Mete Bey, oldukça sakin görünmeye çalışıyordu. Eli ile çantadaki Dışişleri mühürünü gösterdi. Görevli mühürü görmüş ancak hiç etkilenmemişti. Tekrar çantayı  açmasını istedi.
 
Mete Bey’in tansiyonu yükseliyor ancak belli etmemeye çalışıyordu. Görevli’ye pasaportunu vererek kendisinin “diplomatik kurye” olduğunu söyledi. Görevli pasaporta şöyle bir bakıp geri verdikten sonra çantayı işaret ederek tekrardan açmasını istedi. Mete Bey’in tek kozu kalmıştı. İç cebindeki cüzdanının arasında bulunan “diplomatik muhafiyet belgesini” çıkararak görevliye verdi. Viyana sözleşmesine göre “diplomatik kurye” açılamazdı. Görevli belgeyi okuyup geri verdi ve tekrardan çantayı işaret ederek açmasını istedi.
 
Mete Bey sanki binanın dört duvarı arasında kalmış ve duvarlar ona doğru gelerek sıkıştırmaya başlamışlardı. Bir yarma hareketi ile kurtulmayı denedi. Sesini yükselterek bankodaki görevliye “Çantayı kesinlikle açmayacağım” diye bağırdı.
 
Görevli ile Mete Bey’in gittikçe yükselen sesleri üzerine bankoya diğer görevliler de üşüştüler. Gelen  görevliler de Mete Bey’e genel bir güvenlik taraması yapıldığını, istisnasız herkesin arandığını belirterek,  çantayı açması istediler.
 
Mete Bey bunalmıştı. Son çıkışını yaptı. Çantanın mühürünü örten dili hışımla kitleyerek “ben diplomatik kuryeyim, belgelerimi gösterdim, Viyana anlaşmasının 15 inci maddesinin 4 üncü paragrafına göre beni ancak geri gönderebilirsiniz, çantamı açamazsınız, bu şartlarda ben de geri dönmek istiyorum” dedi.
 
Görevliler kendi aralarında konuşken yanlarına gelen yetkili bir amir, hiç bir şey söylemeden, son derece kaba bir el hareketi ile Mete Bey’e geçmesini işaret etti. Mete Bey bu kaba harekete bozulmuştu. Adamın yüzüne baktı. Yetkili amir daha kibar bir hareket ile tekrar geçmesini ima etti.
 
Mete Bey arkasına bakmadan hızlı adımlarla bankodan uzaklaştı. 50-60 adım atmıştı ki karşıdan gelen Paris’teki görevlileri gördü. Heyecanı henüz yatışmamıştı. Ters bir şekilde meraba diyerek ellerini bile sıkmadan yoluna devam etti. Pariste görevli “legal rezidentler” ne olduğunu anlayamadıkları için birbirlerine baktılar. Mete Bey önde, onlar arkada alt kata gümrük sahasına girdiler. Mete bey burada durup “kurye” çantasını  legallere verdi. Bagajını aldıktan sonra gümrüklü sahadan çıktılar.
 
Mete Bey legallerin arabası ile yola koyulduklarında hayli rahatlamıştı. Yine de legallere karşı pek sempatik davranmadı. Bu onun doğal haliydi. Kendi altında çalışanlardan itirazsız bir itaat bekler, doğrudan İstanbul Başkanına bağlı çalıştığı için kendi ayarındakilere ve kendinden kıdemlilere pek yüz vermezdi. Zaten o şimdi Türkiye’nin yüzünü ağrıtacak önemli bir operasyonu sevk ve idare ediyordu. Karargah birçok diğer istasyon gibi Paris’e de “Korkusuz’a” yani Mete Akkartal’a ” her türlü yardımı yapması için talimat vermişti.
 
Soğuk bir tavırla arabanın önündeki legallere “İlk işiniz yeni ve sağlam bir çanta almak olsun. Bu çantanın içindekileri yeni çantaya aktarın. Yarın saat tam 17’de içinde malzeme olan yeni çanta ile” Trocodere Meydan”nın oradaki, daha önce bana malzeme teslim ettiğiniz yere gelin. Şimdi bir karışıklık olmaması için yarın buluşacağımız yerden geçelim. Sonra beni Montparnasse’de bırakıp yolunuza devam edersiniz” dedi.
 
Legal’lerden kıdemli olanı “Akşam müsaitseniz sizi yemeğe davet etmek isterdik” diye bir teklifte bulundu. Mete Bey’in cevabı kısa ve kesindi: “Müsait değilim”.
 
Ertesi günki buluşma yerinden geçip, yeri bir kez daha teyid ettikten sonra legaller Mete Bey’i Montparnasse’de bıraktılar.
 
Mete Bey Waldorf otelinde duşunu alıp dinlendikten sonra dolaşmaya çıktı. Havaalanında geçirdiği olay hala aklındaydı. Büyük bir tehlike geçirmişti. Artık Paris Havaalanı’ndan malzeme ile geçmek sakıncalıydı. Bundan böyle komşu ülkeler üzerinden ve karadan giriş yapılması daha emin olacaktı. Dönünce bunu Ankara’dakilere söyleyecekti. Zaten Ankara’dakilere kızıyordu. Hayatlarında hiç bir iş yapmamış bir sürü beceriksiz, orada masa başında oturup ahkam kesiyor, kağıt üzerinde operasyonlar yapıp sevk ve idare ediyorlardı.
 
Bir yandan düşünürken, bir yandan da gelip geçene ve vitrinler bakıp takip edilip edilmediğini kontrol ediyordu. Senelerce takip ünitelerinde amirlik yapmıştı. Takip edilirse hemen farkına varabilirdi. Görünüşe göre şimdilik bir şey yoktu.
 
Bir kafede oturup, birşeyler yiyip içtikten sonra oteline döndü. Yarın yorucu bir gün olacaktı.
 
Ufuk ile önceden kararlaştırılan buluşma noktasına geldiğinde saat tam 10’du. Otelden çıktıktan sonra iki saat kadar gayesiz dolaşmış ve bu arada bir kontrola tabi tutulup tutulmadığını test etmişti.
 
Ufuk’u ona  faaliyetin baş ajanı Böksör tanıştırmıştı. Boksör’ün esas ismi Cengiz’di.
 
Cengiz, 80 ihtilali öncesinde Ülkücü harekette yer almış önemli isimlerden biriydi. İhtilalin akabinde diğer Ülkücü’ler gibi yurtdışına kaçmış, Frankfurt’a yerleşerek buradan Türkiye’ye fabrika malzemesi satmaya başlamıştı. Teşkilatın numaralı elemanı haline getirildiğinden askeri hareketin ilk günlerindeki fırtına geçtikten sonra Türkiye’ye gelip gitmeye başladı.
 
Baş ajan Cengiz askerliğini Ankara’da Muhafız Alayında yapmış ve bu tarihlerde Türkiye boks şampiyonu olmuştu. Muhafız alayının salonu olmadığından, çalışmalarını Ankaragücüne ait olan salonda yapıyordu. Boksör lakabı oradan geliyordu. Esas mesleği Gümrük Komisyonculuğu idi. Bu sebeple faaliyet sırasında ona “Gümrükçü” diye de hitap ediyorlardı. Onu teşkilatla yakınlaştıran da  gümrük işlerindeki becerikliliği idi. Bir zamanlar Doğubank İş Hanının 3.ncü katında 318 numarada bürosu vardı. Kısa bir süre İstanbul Rami semtinde trikotaj atelyesi çalıştırdı. Varlıklıydı, İstanbul’da olduğunda Beylerbeyi’nde kendisine ait beş katlı bir binanın üst katında oturuyordu.
 
Ufuk’la 9 aydır çalışıyorlardı. Tanıştıkları gün bu günkü gibi aklındaydı. 18 Ekim 1983.
 
Gümrükcü ona “Reis” diye hitap ediyordu. Tanışmadan önce Gümrükçü’den onunla ilgili bilgileri almıştı. Esasında onu gıyaben tanıyordu. İstanbul’da büyük bir gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapan ünlü bir gazetecinin öldürülme olayını tahkik ettiği sırada sık sık onun  ismine rastlamıştı.
 
Ufuk Ülkücü hareketin liderlerindendi. 80 darbesinden birçok siyasi cinayete adı karıştığı için yurtdışına kaçmıştı. Bu cinayetlerden halkta tepki yaratan Ankara Bahçelievlerde 7 TİP’linin öldürülmesi olayında da onun adı geçiyordu.
 
Mete Bey Ufuk’u çok sevmişti. Onunla tanıştıktan ve işbirliği yaptıktan sonra operasyonlardan netice almaya başlamışlardı. Artık Ermenilere verilmesi gereken cevabı verebiliyor, şehit olan Türk diplomatlarının kanını yerde bırakmıyorlardı.
 
Mete Bey kafeye girerken Reis’in köşede yanlız olarak oturduğunu gördü. Adamları da etrafa yayılmışlardı. Gülümseyerek yanına gitti. Sarılıp öpüştüler. Kısa bir müddet hal hatır sorup, havadan, sudan konuştuktan sonra Ufuk son devrede yaptıklarını anlatmaya başladı:
 
“Sakallı Ermeni hedefi Ermeni Gençlik Yurdu’na girerken tespit ettik. Elimizdeki, 450 gram civarındaki patlayıcıyı 5 kg çivi ile takviye ederek bir naylon çöp torbasında çöplerle birlikte koyduk. Torbayı yanımızda taşıyorduk. Niyetimiz, girdiği yerden çıkarken ve kapının yanında  bulunan çöp torbasının yakınından geçerken uzaktan kumanda ile torbayı patlatarak hedefi ortadan kaldırmaktı. Arkadaşımız gittiği yerin Ermeni Gençlik Yurdu olduğunu görünce, torbayı alıp binanın içine girmiş, alt salonda kantin-büfe olarak kullanılan bölümün önüne yerleştirmiş. O  sırada kantinin önünde 6-7 kişi oturuyormuş, biraz daha kalabalıklaşmasını beklemiş. Bir  süre sonra 25-30 kişilik bir kalabalık oluşunca harekete geçtik. Arkadaşlar uzaktan kumandaya   bastılar, fakat ateşleme olmadı. Tekrar tekrar basmalarına rağmen netice alınamadı. Her seferinde binaya biraz daha yaklaşarak denemeyi devam ettiler. Netice alınamayınca artık ümidi kestik.
Arkadaşlar bombanın Ermenilerin eline geçmemesi için polise ihbarda bulunmaya karar verdiler. Son bir defa daha çok yakından bir deneme yapmak için oto ile binanın tam giriş kapısına park ederek oradan bastılar. Bomba bu sefer patladı, fakat öyle beklenmedik zamanda patladı ki, arkadaşımızın elinde bulunan ateşleyici korkudan elinden düştü. Patlama çok şiddetli oldu. İçerden uçarak fırlayan bir kişi bizim otonun kaportasına vurdu. Ateşlemeyi yapan arkadaşın kulağından kan geldi ve 3-4 gün işitemedi. Binadan kapkara dumanlar çıkmaya başladı. Hemen oradan uzaklaştılar.
 
Mete Bey anlatılanlardan memnun olmuştu. “Büyük bir başarı. Seni ve arkadaşlarını candan kutluyorum. Artık pozisyonları değiştiriyoruz. Ermeniler av, biz avcı durumundayız.”
 
Ufuk konuşmaya devam etti. “Elimizde maalesef belirli bir hedef yok. Sadece birkaç bina  var. Esasında bu faaliyetin ileri gelenlerinden birkaç adamı öldürmemiz lazım. Panik o zaman başlar. Bize tek hedef veya toplu hedef adresleri verin. Biz tetkik edelim ve işlerini en münasip zamanda bitirelim. Biz tam hedef tespit ediyoruz, siz durun şimdi yapmayın diyorsunuz. Tam siz işi bitirin diyorsunuz, ya biz hedefi aradığımız yani sizin istediğiniz zaman bulamıyoruz veya devamlı kovalamaktan etrafa tanınmış oluyoruz. Belirli hedeflerin mesela Deveciyan’ın adresi hala verilemedi. Elimizde patlayıcı kalmadı, bazen çok büyük fırsatlar yakalıyoruz, bundan sizin haberiniz olmuyor. Mesela bir miting oluyor, ya bizim elimizde malzeme olmuyor veya sizden yapın diye emir gelmiyor.”
 
Mete Bey bu tenkiti işiteceğini biliyordu. Zaten bu konuşmalar ne ilkti ne de sonuncu olacaktı. Ankara’daki beceriksizlerle doğru dürüst iş yapmak mümkün değildi. Neyse ki zaman zaman sıkıntılarını doğrudan Müsteşar’a bildirerek karargahtaki bürokrasiyi aşabiliyordu.

 
Ufuk’a dönerek “Malzeme alış verişinde güçlükler olduğu doğru. Bunu bu sefer halletmeye çalışacağız. Emir konusunda da haklısın ama bizde haklıyız. Biz bu tür olaylar için dünya politikasını, toplumsal duyguları ve dünyadaki gelişmeleri göz önünde  bulundurmak zorundayız. Ayrıca eylem yaptığınız bu ülke görevlilerinin istihbarat değerlendirmelerini de göz önünde bulunduruyor, sizlere zarar gelmemesine dikkat ediyoruz.  Malzeme alış verişini bundan böyle karşılaşmadan halletmek için seninle Pere-Lachaise mezarlığına gideceğiz. Orası çok büyük,  üstelik hemen hemen her mezarda bir dua kulübesi var. Bir  tane seçer, burayı mal değişimi için kullanırız. Daha sonra ben size anahtar göndereceğim. Bir anahtar sizde bir  anahtar bizde olur. Malı burada uygun bir yere saklar kulübeyi kapatırız. Siz ihtiyaç olduğunda gelip anahtarınızla açar, alırsınız. İstersen şimdi kalkıp vakit geçirmeden oraya gidelim.” dedi. (Devam edecek)




FastCounter

 

Hit Counter

  Anadolu Türk İnterneti

 

Güncelleştirme : 2013-05-11