Header $articleheadline_he$ "ArticleHeadline" Detay Sayfa Header

 

 

     

 

 

 
2013-05-11

Detay Sayfa

Tüm Dosyaların Listesi

News Database Template Page Example

Hastalıklar 01

10/7/2002 - 11:19 - Atinİlgili Bağlantı Yorumlar Bu Yazıyı Bir Tanıdığına Yolla Bu Yazıyı Yazdır  

      

Max isimli bir derginin Haziran 2002 tarih ve 35 sayılı yayınında, “Reis”, “Bay Pipo”, “Abi 1” kitaplarının yazarlarından Doğan Yurdakul ile yapılan bir söyleşi yayınlandı. Söyleşinin başlığı ve devam eden pasajları şöyle:

"Doğan Yurdakul Zibidi’nin ikincisi

Yenigün gazetesinde futbol asparagasıyla gazetecilik yaşamına başladı, ‘Çetele’, ‘Bay Pipo’, ‘Reis’, ‘Abi 1’ kitaplarıyla derin devlet, MİT, mafya ilişkilerini gün yüzüne çıkardı. Dündar Kılıç’ın yaşam öyküsünü anlatmaya devam ettiği ‘Abi 2’ ile okurların karşısında şimdi. Kılıç’ı ‘zibidi’ diye tanımlayan Mehmet Eymür, hem bu kitabın hem de yeni projelerinin olmazsa olmaz unsuru.

Doğan Bey, neden Abi (Dündar Kılıç)?

Neresinden başlasam; bir kere çok renkli ve hareketli bir kişilik. Biyografi yazmak isteyen bir insan için bulunmaz bir kaynak. Hayatını incelerken bir cilt yazdım ama bir cilt daha yazacak kadar malzeme arttı. Yakın geçmişteki karanlık hayatlarla iç içe geçmiş bir yaşam. O olayların direkt içinde olmuş bir insan. Bunlar kitabı yazmam için yeterli idi zaten. Özellikle ‘Bay Pipo’yu yazarken çok ilgimi çekti Dündar Kılıç; 80 döneminde MİT’de işkence görmüş ve onun ifadeleri ile MİT raporunu yazılmış olmasıyla. İki tane MİT raporu var, birinci MİT raporu ve ikinci MİT raporu denilen. Abi’nin ikinci cildinde bizim hata yaptığımızı, bunlara birinci ve ikinci Eymür raporu denilmesi gerektiğini savını da koyduk kitaba. Çünkü ikisi de Mehmet Eymür tarafından yazıldı. Bunlara MİT raporu dediğimiz zaman, Eymür’ün kendi kaynaklarına, kendi muhbirlerine dayanarak yazdığı, kendi amacı için kullanmak istediği bazı şeyleri biz MİT’e mal etmiş oluyoruz. O bakımdan ben bu kitapta bazı düzeltmeler yaptım. Kendimi de eleştirdim. Niye biz bu oyuna geldik, diye. İşte o dönemlerde Dündar Kılıç ve Behçet Cantürk’den alınan ifadelerle hazırlandığı için MİT raporu bizim ilgi alanımıza da çok giriyor. Dündar Kılıç’ın 60 yıllık hayatı da Türkiye’nin geçirdiği çalkantılı dönemleriyle paralel olarak geçmiştir.

Kitabı Soner Yalçın yazdı ama ‘Teşkilatın İki Silahşoru’na gelen ‘Bunların hepsi masal ve Torun Yakup Cemil ve Dede Yakup Cemil’in tamamı hikaye’ eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konudaki eleştirilere Soner gereken cevabı verir. Kitabı eleştiren Mehmet Eymür hariçten gazel okuyor bence. ‘Bu kitap uydurma, bunların daha önce yazdıkları da uydurmaydı’ dedi. Eleştirirken ki üslubuna çok sinirlendim. Tuncay Özkan’nın da eleştirisi olmuştu. Bu yazdığım ‘Abi’nin ikinci kısmında büyük ölçüde onun eleştirilerine cevap niteliği taşıyan bölümler var.

Siyasi entrikalar üzerine bir kitap çalışmanız var yanılmıyorsam, biraz anlatabilir misiniz?

İsmi ‘Raconun Son Nefesi’. Çok eski tarihlerde geçen olaylar olacak. Entrika konusunu çok merak ediyorum mesela, bütün cumhurbaşkanlığı seçimleri hep entrikalı olmuştur. Hatta Atatürk’ün cumhurbaşkanı seçilmesi bile entrikalı olmuştur. Polisiye olmayacak, tarihsel niteliği olsun istiyorum. Kemal Tahir’in ‘Devlet Ana’sı tarzı hoşuma gidiyor bu konuda. Bir de biyografi yazmak istiyorum. Mehmet Eymür’e karşı savaş durumu burada da olacak. Eymür, bir MİT istihbaratçısı değildi. Dezenformasyon uzmanıydı. Yani halkı yanlış bilgilendiren birisiydi ve psikolojik savaş uzmanıydı. Dündar Kılıç öldükten sonra, ‘Bu zibidi herif bile roman kahramanı oldu, ben olmadım,’ diyorsa aramızdaki savaş daha yıllarca devam edecek."


Mehmet Eymür’e karşı kendi kendine savaş açan Doğan Yurdakul’a tekrar dönmek üzere onu şimdilik burada bırakalım ve önce uzaklardan, Avustralya Melbourne’den yapılan, 4 Temmuz 2002 tarihli bir başka yayına misafir olalım.

Yayının başlığı “MEHMET EYMÜR”. Yazarı Türk ve Avustralya vatandaşı İbrahim Aksoylu. 30.10.1954, Burdur Erikli köyü doğumlu, ODTÜ Elektrik mezunu. Yazı’nın tamamı 100 küsur sayfa. Ancak biz ilginç bazı kısımlarını alarak konuyu özetledik. Hep birlikte izleyelim:

“Yedi yıl önce, 1995 senesinde çevremde MİT eylemleri olduğunu farkettim. Yavaş yavaş olayları kavradım. 1997 yılında iksirlendiğimi (zehirlendiğimi) farkettim. Geçmiş yıllardaki olayları gözden geçirince yalnız ben değil tüm yakın akrabalarımın yıllardır gizli servis görevlileri tarafından sistemli olarak iksirlendiğimizi (zehirlendiğimizi), işimizin, aşımızın, sağlığımızın, her şeyimizin en çirkin durumlara düşürüldüğünü çıkardım.

Türkiye Cumhuriyeti resmi makamlarına 60’dan fazla şikayet dilekçesi verdim. Sonuç alamadım. En yüksek MİT yöneticileri, şikayetlerimin hasıraltı edilmesini sağladı. MİT müsteşarı Şenkal Atasagun, Operasyonla ilgili Daire Başkanı Emre Taner, İstihbarat Daire Başkanı Mikdat Alpay, Erkan Gürvit, Mehmet Eymür bizzat bu 87 senelik eylemlerin içinde 35 senedir yer aldılar. Çocukluğumda ve gençliğimde kendileri bizim ev dahil okulumda, Burdur'da, Ankara'da İzmir'de değişik zamanlarda çevremde bulduğum insanlar oldu.

1999 Nisan ayında Başbakanlığa verdiğim dilekçelerden sonra MİT üst düzey görevlilerden MEHMET EYMÜR’ün ABD’den korunma istediğini gazeteler yazdı.

Mehmet Eymür’ün benim çevremde dönen olaylarla ne ilgisi olabilirdi. O günden bu yana hafızamı tarayıp ilgili olabilecek herşeyi hatırlamaya çalıştım. İşte bulabildiklerim.

Bu hadise 87 yıllık bir zulümdür.

Bu hadisenin başlangıcı taa birinci dünya savaşına dayanıyor. Dedem iki kardeşi gibi askere alınır ve 9.5 yıl askerlik yapar. Bu iddiamın doğruluğu askeri kaynaklardan arşivlerden araştırılabilir.

Dedem birinci dünya savaşına topçu er olarak katılır. Çanakkale savaşında bir ara “ileri gözetleyicilik” görevi verilir. Sağır dilsiz çoban rolü yapması öğretilir ve bir koyun sürüsünün başında düşman mevzilerini gözetlemesi vazifesi verilir. Bu görev sırasında başarılı bulunup bir miktar para ödülü ile taltif edilir.

Birinci dünya savaşı sonunda İstanbul'daki kışlalarda işgal güçleri bazı Türk askerlerini götürüp işkence ederler, kurşuna dizerler. Bazı tarihçiler Taksim parkında bir noktada Türk askerlerinin sökülmüş tırnaklarından oluşmuş küçük tırnak yığınlarından bahseder. İşgal güçlerince aranan Türk askerlerini işaret eden, bulmakta yardımcı olan Osmanlı zabitleri Karakol hafiyeleri de vardır. Bazı İşbirlikçi Karakol ajanlarına ve zabitlerine suçüstü yaptırma görevi verilenler arasında dedem de vardır.

Kurtuluş savaşı arifesinde, dedem Balıkesir-Bursa yöresindeki Kuvayi Milliyecilere katılır. Celal Bayar emrindeki düzensiz birliklerde düşmanla çete savaşlarında çarpışır. Akbaş cephaneliğinin basılıp cephaneliğin Ankara'daki milli kuvvetlere kaçırılmasında görev alır. İstiklal savaşına katılır. Savaş bitince terhis olur ve köyüne dönüp çobanlık ve rençperlik yapar.

Olayın sürüncemede kalmasını sağlayan insanlar dedemi ajan gösterip karşı tarafa misillemede bulunan ajanlar olmuş. İki grup ajanın çirkin mücadelesi Burdur’un bir dağ köyündeki çobanlık yapan dedemin sırtına yıkılmış.

Dedem ve yakınları olayın gerçek yüzüne hiç bir zaman vakıf olamamışlar. Dedem ve ninem bütün bildiklerini “aptallardan korkun, onlar eve, ambara, çamaşıra tuz atar” gibi sözlerle dile getirirlerdi. Tuz dedikleri zararlı kimyasal maddeler, iksirler olmalıydı. Çingene kılığındaki gizli servis görevlileri dedemin evine girip tahılını, ununu, sütünü, peynirini, her mahsulünü, çamaşırından çuluna kilimine kadar iksirler, arada sırada koyunlarını telef eder veya çalarlarmış. Dedem iksirleme yüzünden 35'inde çalışamaz duruma düşmüş. Karısının tarlada çalışması, oğullarının çobanlığı ile geçinmeye çalışmış. Hiçbir zaman bellerini doğrultamamışlar ve oldukça fakir bir hayat sürmüşler. Dedemin çocukları ve torunları daha analarının karnındayken iksirlenmeye başlanmışlar. Ömür boyu iksirlenmeye mahkum edilmişler. Dedemi kalkan ve payanda olarak kullanan gizli servis subayları cahil bir köylüye ve bütün sülalesine kendi çirkin mücadelelerinin ceremesini çektirmişler.

9.5 yıl cephelerde ülkesi için savaşan dedem, devletin ajanları tarafından zehirlenip akıl hastası yapılarak en büyük vefasızlığa uğramış. Dedemin sülalesi 3 nesildir zehirlene zehirlene yaşamak zorunda bırakılmış. İksirleme sonucu pek çoğu geri zekalı, akıl hastası veya fiziksel özürlü olmaya mahkum edilmiş. Ömürlerinin süresi kısaltıldığı gibi yaşayabildikleri hayat da çok değersiz, ıstıraplı ve çileli olmuş.

Bugün benim 60 dan fazla yazılı, defalarca sözlü şikayetimi işleme koymayıp olayın sürüncemede kalmasını sağlamak isteyenler her iki gurubu da korumak isteyenlerdir. Çünkü her iki gurubun da elleri çok kirlidir. Biz ise sadece mazlum ve suçsuzuz. Bize yapılan 87 senelik bir zulümdür.

Ben 30 Ekim 1954 tarihinde Burdurun Erikli köyünde doğmuşum. O yıllarda, 3 yaşına doğru çok mutlu anılarım olduğunu, 3 yaşından sonra herşeyin tadının kaçtığını anımsıyorum. Dedemle birlikte oturduğumuz bir yer sofrasında iksirli yemekten ben bir tadım alıp vazgeçmiştim. Dedem yemek yemeyi vazife gibi gördüğünden tabağını sonuna kadar yemişti. Bir de kadınlara söylenmişti ne biçim yemek bu diye. O yemek dedemi akıl hastası yapacak yemek imiş. Dedem 1958 yılından sonra akıl hastası yapıldığı zamanlarda evimizin neşesi iyice kaçmıştı.

Bir kalkan elden giderse yenisini bulmak kolaydı. Ölüme yollanan cahil çobanın kendi adını verdirdiği ve “benim yerimi alacak” diye pek sevdiği küçük torunu İbrahim’i kalkan olarak gözlerine kestirdiler. Adların aynı olması “hangisi mezardaydı hangisi sağdı” gibi gizli servisin çok denediği yalanlara da ortam hazırlıyordu. Böylece benim veliaht “kalkan payanda” veya “kurban” olarak seçilmem uygun bulundu.

Bu konuda fikir verebilecek bir olayı hatırlayabildim. Bu iki ajandan bir tanesi, bir kaç sene sonra köye gelmişti. Köy meydanında eliyle çenemden tutup “toklu gibi maşallah bu oğlan” diye alay etmesinden adamın beni “kurbanlık” olarak gördüğü anlaşılıyor.

Ajanların “kitabına uydurma” sanatına uygun olarak bana camide “sen ajan oluyorsun, çavuşsun” demişlerdi ve yanağımı acıtıp ağlamamı sağlayınca da “hah işte aaaaa dediğine göre evet demiş sayılır” deyip ajanlığı kabul ettiğimi tespit etmişlerdi.

Çocukluğumun bundan sonrası ajanlar tarafından zehir edilmiş sayılır. Sünnetimde ilaçlarımın yok edilmesi sonucu 4 ay kanamalı idrar yapmak zorunda kalışım ajanların işi olmalıdır. İlkokul üçte iken bir tarafın ağır hastalandırdığı zaman 4 gün ayağa bile kalkamayan kulakları bile duymayan ben, Burdur'dan yollanan bir ciple gelen birinin (bir gizli servis görevlisi olduğunu çok sonra çıkardım) getirdiği bir ilaçla iyileştim. Ama bir kulağım tamamen sağır kaldı ve uzun bir süre sendeleyerek yürümek ve dengemi zorlanarak kurmak durumunda kaldım.

Pantolonumun bir bölgesine bilinçli olarak sürülen bir ilaç köpeklerin iştahını kabartmak için yapılmış. İlaçlı pantolonla köyde dolaşırken, bir haylaz köpek hiç hırlamadan pantolonun tam ilaçlı bölgesine dişlerini geçiriverdi. Hala o dişlerin izlerini taşırım. Biraz daha düzgün giyseymişim köpek tam genital bölgeyi dişleyecekti. Gizli servis çocukları hadım etmek için böyle yöntemleri bile kullanmayı seviyor demek. Bugünlerde kısırlaştırmak için yiyeceklerime ilaç koyduruyorlar.

1965 senesinde parasız yatılı olarak İzmir Kolejinde okumaya başlayınca aileme yönelik iksirlemelerde büyük bir artış başlamış. Köyde gözden ırakta daha az iksirlenen ben, İzmir'de profesyonel iksircilerin eline düşünce ağır şekilde iksirlenmişim. Hazırlık sınıfında iken bir ara iyice iksirlenip kulağımı (bir tanesi tamamen sağırdır) güçlükle duyabilir hale getirmişlerdi.

Orta ikide bir defasında, en şiddetlisini yaptılar ve yürürken dengemi zor sağlar duruma getirildim. O günlerde bir hocanın, beni gösterip “şu çocuk yürürken sanki ayağının altından halı çekiliyor” dediğini iyi hatırlıyorum.

Orta birde sınıfın irilerinden iken orta ikide birinci sömestr sonu sınıfın beşinci en küçük çocuğu oldum. Çünkü boyumu 6.5 santim küçültmüşlerdi. Galiba o sene İzmir'e tayin olan Ethem Cangörü bütün gücüyle beni ağılamaya başlamıştı.

Gizli Servis kuralına göre beni hedefleyen gizli servis görevlisi, benimle yakın ilişki kuran herkesi dolayısıyla bütün öğrencileri iksirleme hakkına sahipti. Ethem Cangörü çetesi bu kuralı işleterek okul yemekhanesinde benimle teması olan herkesin masasındaki karavanaları ağılamaya başlayınca okul yönetimi beni okuldan ayırmayı görüşmüş. Buna karşılık Mehmet Eymür çetesi isteyen herkesin ajan İbrahim Aksoylu adına iksir gönderebileceğini söyleyince bu çözüm kabul edilmiş.

Bedava ağı verdirme izni bazılarına cazip gelmiş. “Kendi ailemi de başka tehlikelerden de sakınmış olurum” deyip bu fırsatın üstüne atlayıp alabildiğine istismar edenler olmuş. Kimi de “yerine göre kullanmam mubah sayılır aynı okulda okudu diye çocuğum ağılanmasın” diyerek duruma daha makul yaklaşmayı bilmiş. Bu hediye sayesinde Ethem Cangörü karşısında Mehmet Eymür ün destekçisi olmayı seçmişler. Böylece Mehmet Eymür hikayenin çok azını bilen bu insanları müttefik olarak kazanmayı başarmış.

Ethem Cangörü hapishaneden çıkmaması gereken bir cani ve çok kötü bir insan olsa bile bu olayda Mehmet Eymür iyi niyetli değildi. İyi niyetli olsa o aileyi ayırırdı. Yargı veya teftiş yeterli olamıyorsa, devlet adamlarına durumu götürür ayırırdı, son çare bu çocuğun amcasını veya babasını gizli servise alıp yine de kurtarabilirdi. Yaptığı iş olayı kendi işine yarayacak hale dönüştürmek ve bu ailenin bu cendereden kurtulmamasını ve kalkan/payanda olarak bekletilmesini sağlamaktı. İnanıyorum ki, işin aslını bilselerdi çoğu İzmir Kolejli böyle düşünecekti.

O durumda beni iyi kötü öğrencilik yapabilecek hale getiren İzmirli iki ajan olmuş. Bu çirkin görgü içinde o iki ajana müteşekkir olmam gerekirken, asıl sorumlu olan Mehmet Eymür çetesinin sorumlularının durumu hakkında birkaç yorum yapmak gereğini duyuyorum.

Mehmet Eymür’ün verdiği “İbrahim Aksoylu adına atış serbest” hediyesine ajanlar sadece İzmir değil İstanbul’dan, Ankara'dan, Samsundan koşa koşa gelmişler. Bunlardan en zararlısı çarpık karakterli “Erdin Günçe” olmuş. Erdin Günçe sadist ve çarpık anlayışı yüzünden beni ve yakınlarımı hiç bir nedeni yokken bol bol yere çalmış, küçük düşürmüş ve en kötüsü de ailem hakkında yapılan "sözde istihbarat"ın roman piyes film senaryosu ve her türlü yazı için, görsel basın için kaynak hazırlamakta kullanması olmuş.

Ethem Cangörü çetesinin ve Erdin Günçe çetesinin (buna Erkan Gürvit çetesinin uzantısı demek uygun) iddialarını ve cevaplarımızı "Hakkımızdaki istihbaratın eserlere kaynak yapılması hakkında Şikayetlerim ve Görüşlerim" başlığı altında bu sayfada bulabilirsiniz.

Ben ise İzmir Kolejindeki sonraki yıllarımda gitgide daha çelimsizleştim, daha halsiz mecalsiz bir çocuk oldum. Sürekli ağılandığım için dişlerim bile çocuk dişleri olarak kaldı. Kemiklerim yeterince gelişemedi ve ince kaldı. Yüzüm hala çocuk yüzü sayılabilir. Bedenim 14, 15 yaşlarında bir çocuğun bedeni yani gelişmesi tamamlanmamış bir insan bedeni sayılabilir. Gizli servisçilerin ağılamaları yüzünden fiziksel büyümemi tamamlayamadım. Bugün, 47 yaşımdayım. Aynaya baktığımda, “ihtiyarlatılmış bir çocuk görünümünde” olduğumu söyleyenlere hak veriyorum.

Boyumu kısaltan iksirler daha çok bacakları kısalttığı için bacaklarım gövdeme oranla gittikçe daha kısa kaldı ve orantısız bir vücudum oldu. 1970 baharında lise 1'de boyum 1.80 cm.ye dayanmışken, lise boyunca 7 santim kısaltıldı. Ve ben lise ikide uzayacak yerde kısaldım, boyum 1.77 ye düştü. Lise sonda da 1.76 ya düşürüldüm. Herkes uzarken ben birkaç cm uzuyor ve sonra yeniden kısaltılıyordum. 1.76 cm.lik boy, yerime oynaması uygun bulunan Süleyman Şaşa’nın boyu imiş. Benim boyumun kırpılarak Süleyman Şaşanın boyuna indirilmesini isteyenler "çingene MİT görevlileri" imiş. Hemen hatırlatayım; Gizli servisçiler bizi payanda/kalkan olarak kullananlara, yani bizi ajan varsayıp kendi hasımlarına iksir verdirip, bunu bizim adımıza verilmiş gibi gösterenlere “çingene” diyor. Niye mi çingene? Çünkü kendi sağlığı yerine benimkinden harcıyor. Benim bedenimi, karaciğerimi, böbreğimi, kalbimi, bağırsaklarımı, beynimi çürütüyor.

Benim boyumu kırparak Süleyman Şaşanın boyuna denkleştirenler, böylece benim yerime onu geçirerek istedikleri söylemleri onun ağzından söyletebilmişler. Niye Süleyman Şaşa’yı uzatmayı seçmemişler de beni kısaltmışlar onu sormak isterdim. Zira ben ona benzemek istemedim. Bana benzemek isteyen o imiş. Hayatım boyunca gizli servis görevlileri tarafından 29 cm boyum kısaltılmış, ve 16 cm uzatılmış, arada bir kaybettirdikleri boyu büyüme hormonu vererek kazandırmayı denemişler. Bu yüzden çok geniş bir göğüs kafesim olmuş. Ancak büyüme hormonu iç organları yaşlandıracağından yaşam kapasitemin bir hayli azaltıldığını öğrenmiş durumdayım.

İzmir Kolejinin yatakhanesinde yatağım en çok da yastığım iksirlenirdi. Bu iksirler insanı sersemletir yüzünü sarartır, ertesi günü derslerde doğru dürüst dersleri bile takip edemez, sınıfdaşlarıma tepki bile veremeyecek kadar yarı-baygın duruma düşerdim. Yastıklara konulan iksirlerin en kötüsü, kafatası kemiklerini yavaş yavaş yumulmasına eğilmesine yol açan iksir imiş. Bunu en çok orta ikide denediler. Kafamın alın kısmı öne kayıktır, arkası iyice düzleştirilmiştir. Gizli Servisçilerin söylemine göre yüzü cepheden bana benzeyen insanlar çıksa bile yandan bana benzeyen çıkması çok zordur. Zira kafası benim kadar öne eğik insanlar, gizli servisin “hiçbir zaman kurtarmamaya karar verdiği” insanlar olurlarmış. Benim ve ablamın yastıklarına yatılı okullarda bu iksir çok fazla verildiğinden alınlarımız öne kayıktır, kafalarımızın arkası düzleştirilmiştir.

Mesela HalkBank Bilgi İşlem merkezinde şube otomasyonu projesinde çalıştığım zamanlarda, Ethem Cangörü çetesinin müdahalesi ile komünikasyon cihazının arızalı olarak verilmesi sağlanmış. Çünkü Komünikasyon yazılımlarını kurmakla ben görevliydim. Öyleyse işimde başarılı olmamam sağlanmalıydı. Devletin bankasına 3 ay vakit kaybettiren bir yanlış bile olsa, bunu yapmak Ethem Cangörü'nün hakkıydı.

İzmir Kolejindeki son yılımda 1971-72 ders yılında okul yönetimindeki değişiklik yüzünden beni okuldan ayırmak isteyenler çoğalmış. Bana özellikle sataşan birkaç öğrenciyi hatırlıyorum. Bazıları yakınlarımın gizli servis görevlilerince çekilmiş çıplak resimlerini bile ellerinde dolaştırabildi. Bu öğrencilerin yakınları beni ve bazı yakınlarımı kalkan ve payanda olarak kullanma hakkına sahip olmuşlar Mehmet Eymür'ün izniyle.

1972 yazında üniversite sınavı için bir gün önce geldiğim İzmir'de kalacak otel bulamadım. En kötü otel bile okuldaşlarımdan birini merdiven altına bir yatak serip kabul edebiliyor ama beni kabul etmiyordu.

1972 de başladığım ODTÜ yıllarım ise çok daha zor koşullar altında geçti. Hep barınacak huzurlu bir yer aradım durdum. Resmen 29 yurt odası,(gayrı resmi 33 yurt odası), 4 ev, iki otel değiştirmek zorunda kaldım. Dar gelirli bir ilkokul öğretmeni olan babamın mali imkanlarını çok zorladım okuyabilmek için.

ODTÜ’de beni sürekli rahatsız eden gizli servis görevlileri üzerime verilirdi. Bazı “öğrenci gizli servis görevlileri” de harçlıklarını çıkarmayı seviyorlardı beni iksirleyerek. Yarı baygın geçti çoğu günlerim. Bir sınıftan çıkar şimdi nereye gidecektim, ne yapacaktım diye dakikalarca düşünürdüm bazen. Çünkü hafızamı iyice zayıflatan iksirleri kafeteryada, kantinlerde sürekli veriyorlardı. Bazen iyice uyuşuk yapan, bazen günlerce uykusuz bırakan, halsiz takatsiz bırakan, veya algılamayı konuşmayı iyice yavaşlatan, veya aşırı öfkelendiren, veya aşırı tedirgin yapan, veya durmadan eklemleri kolları bacakları oynatma gereğini duymama sebep olan, bazen efemine bir görünüm almama sebep olan (hormonlarla oynayarak), titreyerek konuşmama neden olan, bağırsak sancısı veren ve daha türlü türlü sağlığımı, sinir sistemimi, beynimi, psikolojik dengemi alt üst eden iksirlemeler sürekli yapıldı durdu.

Amerikan ITT firması birçok ODTÜ Elektrik mezununu alıyordu. Beni de kabul ettiler. Firma yetkilisi 1982 yılının Ekim ayı için pasaportunuzu hazırlayın denmişti. Sonbahara kadar iyi kötü idare ettim. Sonbaharda öbür çocuklar gitti bana hayır dediler. Gizli servis benim Amerika'ya gitmemi uygun bulmamıştı. Neden kabul edilmediğimi o günlerde hiç anlayamadım.

Bir işe girdiğim zaman en fazla 3 ay içinde beni özel olarak iksirlemek için biri yakınıma verilir, masamı, çekmecemi, çayımı, hatta bazen esvaplarımı bile iksirlerdi. Eğer onun “çıkış”larını alamazsam bana hakaret dahil, taciz edici davranışlara sıra gelirdi. Bir zaman sonra hiç neden yokken meslektaşlarım benden uzak durmaya başlardı. Herkes benim etrafımdaki tehlikenin kokusunu almış olurdu. Bir hasbıhal ettiler diye ağılanacaklarsa niye bana yakın dursunlar, doğrusunu yapmışlar demek zorundayım. Bu yüzden hiçbir işte düzgün bir performansım, sağlıklı çevre ilişkilerim olamadı.

Bir işte bir süre çalışınca, rahatsız eden gizli servis görevlileri yüzünden iyice tadım kaçar, kendime yeni bir iş aramaya başlardım. Güçlükle bulduğum işlerde benimle uğraşan gizli servis görevlileri yüzünden çok güç durumlara düşürülürdüm. Bir kaç yıl içinde şöhretim işyerlerinde yayıldı. Türkiye'de iş bulma şansımın tükendiği kanısındaydım. Sonunda 1988 Haziranında Avustralya’ya göçtüm.

Benim arkamdan birkaç hafta içinde bazı gizli servis görevlileri Avustralya'ya “yakın takip” görevlerini yapmaya geldiler. Avustralya'da ilk işimde meslektaşlarım bir haftada durumumu öğrendiler ve dehşete kapılanlar bile olduğunu sonradan öğrendim.

Avustralya'da bile daima işyerimde beni iksirleyecek Avustralyalı insanları ayarladılar. Her işimde bir süre sonra çevre ilişkilerimi bozup, güç duruma düşürmeyi bildiler.

Avustralya'da ilk işyerimde iyi kötü anlaştığım mesai arkadaşım birden tavrını değiştirdi, bana ağzını bozmaya başladı. Müdürle konuşup benim derhal işten atılma kararımın alınmasını sağladı. Daha ben nedenini bile bilmiyordum. Meğer benim sesimle kendisine ve galiba müdüre hakaretler edilmişti. Bereket, durumu öğrenen karşı gurup ben işyerimde iken telefonda benim sesimle mesai arkadaşımla ve müdürle konuşup durumu anlamalarını sağlamış. (benim sesimi taklit edebilen bir hayli ajanları mevcut)

Bana yapılan bazı uygulamalar gizli servis görevlilerine yapılabilen şeylermiş. Mesela ben 1999 yılında MİT’in Yenimahalle kampusu kapısı önünde kapıdaki görevliye derdimi anlatırken 6 dakika içinde 4 kişi kapıya çıkarıldı ve önümde sağ ellerinde cep telefonlarıyla gözleri bende poz verdiler. Bu 4 kişi beni otobüslerde iksirleyen insanlardı. 1999 yılında Sydney Konsolosluğunda 2 görevli bahçede gözleri bana yönelik 16 dişlerini göstererek katır kişnemesi taklidi yaptırıldılar. Bunlar beni Sydney'de iksirleten insanlarmış.

9-11-1992 tarihinde Melbourne’de "Telecom Australia"da analist/programcı olarak çalışmaya başladım. Bir süre sonra hem çalıştığım işyerinde hem de kaldığım pansiyonda rahatsız edilmeye başlandım. Kurtuluşu hem çalıştığım yeri hem de kaldığım pansiyonu değiştirerek bulacağımı sandım. Yeni işyerim NAB’ye 9-2-1993’te başladım. Bir gün akşamüzeri alacakaranlıkta eve dönerken oturduğum apartmanın bahçe kapısının önünde bir tanesi eli tabancalı olmak üzere birkaç tane adam gölgesi gördüm. Adamlardan bir tanesi Türkçe olarak “hah geliyor, işte yaklaşsın da vuralım” dedi. Hızımı değiştirmeden hemen önümdeki apartmanın garaj kapısına saptım. Görüntü alanlarından çıkınca koşar adım apartmana girdim. Dehşete kapılmıştım. Sakinleştikten sonra ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Adamların kim olduklarını çıkaramamıştım. Polise gitsem sonuç alamayacağımı biliyordum. Bunu daha önce denemiş ve inandıramamıştım. 92 yılında, Polise, Sydney'in Hazelbrook semtinde evimin arka bahçesinde tüfekle bana nişan alındığını şikayet etmiştim. Polise isim de verdiğim halde sonuç alamamıştım. Aynı olayı birkaç Türk asıllı Avustralyalıya anlatmaya çalıştığımda kimse inanmak istememişti. Bu olayı anlattığımda da inandıramayacaktım.

Brisbane’da bir gün eve gitmek için bindiğim otobüste tam arkamdaki koltuğa iki garip kıyafetli şahıs oturdu. Bunlardan biri Erkan Gürvit'in yakın akrabası Coşkun Ayazoğlu modeline çok uygun idi. Diğeri de Coşkun'un yakın arkadaşı Bülent Doğruyol modeline uygun idi. Ben inince onlar da indiler. Evime doğru yürürken takip ettiler. Evimin bulunduğu sokağın girişinde, 10 metre kadar arkamda Bülent Doğruyol benzeri olanı, Türkçe olarak “kimse yok işte vuralım” dedi. Öbürü “bırak ya, bu adam bize birşey yapamaz” dedi. Arkama baktığımda Bülent Doğruyol benzeri adamın yere çökmüş ve elindeki tabancayla bana nişan almış olduğunu gördüm. Koşar adım evime sığındım. Yolda yolaktaki sataşmalar palavra değildi demek. Panik içinde polise şikayet ettim. Polisler söylediklerimi pek inandırıcı bulmadılar ve somut kanıtlar olmadan vakitlerini harcamamamı istediler. Aksi takdirde sarfettikleri zamanın karşılığı olan parayı benden tahsil edeceklerini söylediler. Yalancı muamelesi görmüştüm. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım.

Sydney ve Melbourne’dan sonra Brisbane’da da aynı sataşmalar öldürme tehditleri sürüyordu. Türklerin çok az olduğu şehirlere gitsem bile durum değişmiyordu. Polisi inandıramıyor hatta yalancı muamelesi görüyordum.

Yolda yolakta sataşanlar arasında Melbourne’da bana sataşanlardan 2 tanesi, Sydney'den de 1 tanesini çıkarabildim. Ayrıca Bülent Doğruyol kılığına girmiş birisi de vardı (o zamanlar sahicisi olduğunu sanıyordum). “Sydneyde iken PKK’cılar hakkında olumsuz sözler sarfetmişsin, sana çok kızmışlar, adamların şakaları yok, onlar için birkaç uygun laf söyle de duysunlar, yoksa seni dövebilirler hatta vurabilirler bile” mealinde uyarılar yaptılar. Genellikle karşı kaldırımdan ya da 5, 6 metre uzaktan konuşuyorlardı. “Bir de PKK’cılar mı çıktı başıma” diye iyice telaşlandım. PKK’cılara uygun birkaç söz sarfettim. Amacım PKK’cıların kötülüğünden sakınmaktı. PKK’cılara hiçbir zaman sempati duymadım ve katılmam da mümkün değil. Avustralya’da da hiç PKK’cı tanımadım.

Bir gün Brisbane'de Polis karakoluna gidip kendimi korumak için silah ruhsatı istedim. Sadece evimde bulundurma için ruhsat verilebileceğini, bunun için de gerekçemin uygun bulunması gerektiğini söylediler. Gerekçemi anlattığımda uygun bulunmadı, ama öldürülebileceğimi, peşimdeki adamların bir kaç kez silah bile çıkardıklarını anlatıp yalvarınca verilebileceği söylendi. İstedikleri evrakları hazırlayıp tekrar gittiğimde her nedense veremeyeceklerini söylediler. Demek Polis, peşimdekiler tarafından kandırılmıştı. Bir rivayete göre “eski bir mahkumdur, eski bir ajandır, çok tehlikelidir, adam öldürebilir, silah izni vermeyin” denilmişti. Bunların doğru olmadığını çevremde duyurmaya çalıştım. Ama kimse bana sormuyor, duydukları hakkında çekimser kalmayı yeğliyordu. Polis dahil kimse benim derdimi anlamıyordu.

Bir gün gece yarısı odamın penceresinde kısa boylu bir adam gölgesi belirdi, içeriye bir süre baktı. Ölümün çok yakın olduğunu hissettim, ama hislerimi dondurabildim. Korkuyla çığlık atarak, yalvararak ölmektense, sessiz kısa bir ölüm diledim. Sonraki günlerde, o gece o adamın pencerede bana tabanca doğrulttuğu söylendi.

Gizli Servis görevlileri benimle kedinin ile fare ile oynadığı gibi oynuyorlardı. Bu görevlilerden bir kısmı kötü adamı oynarken, 2, 3 tanesi de iyi adam rolünü oynayıp bana “tuzak tavsiyeler”de bulunuyordu. Mesela “ASALA yanlısı Ermenilere sığın, ben Ermeni asıllıyım ve onlara yakınım, durumunu anlattım, seni kurtaracaklar” diyen biri çıkabiliyordu. Başka biri de “PKK’ya sığın, Kuzey Irak’a kaç, orda PKK’cılar seni bu adamlardan kurtarır, ben Kürdüm, PKK’lılar durumunu biliyor, sana sahip çıkacaklar” diyebiliyordu. “Sydney’in Blacktown semtinde eski devrimciler var, onlara sığın, onların birkaçı bunların on beşini kaçırtır” diyen biri bile oldu. “CIA’ya gir kurtul”, “Türkiye’ye git gizli servis ajanı ol kurtul” denildiğini bile hatırlıyorum.

Çok sonra bu "tuzak tavsiyeler"in gerçek mahiyetini daha iyi anladım. 1950'li yıllarda Türk istihbarat örgütünün elemanlarının maaşlarını bile Amerikalılar verirdi. Menderesin yakın adamı Ahmet Salih Korur”un anılarında bu konuda ilginç olaylar anlatılır. Amerikalılara çalışmak konusunda Mazhar Eymür”un bir istisna teşkil edeceğini sanmıyorum. Beni CIA”ya kaçırtmak isteyenler muhtemelen Mehmet Eymür'cüler idi. Belki de Amerika'da korumaya aldırmaktı niyetleri. Elbette “kaçak Türk ajanı” olarak. Bunu sağlayabilecek Amerikalılar Mehmet Eymür”ün baba dostları arasında bulunacaktı herhalde. Ben ve ailemin iksirlenmesine neden olan Ermeni kökenli ajanlar ASALA'cılara kaçırtmak, PKK konusunda çalışan ajanlar PKK”ya kaçırtmak istemiş olmalılar. Beni kurtarmak değildi amaçları, kendilerini kurtarmaktı. Süleyman Demirel”in koruma müdürü Hayrettin Gökdemir'in arkadaşları İbrahim Aksoylu diye birisinin ajan olmadığını, bazı sahtekarların kirli işlerini onun adına gösterdiklerini keşfetmişti.

Bir süre sonra hepsi kayboldu. İnsanlar benden uzak duruyordu. Tecrit olmuştum. Hiç tanımadığım birisi, yolda Türkçe olarak “sana burada hayat yok, Türkiye’ye git” diye bağırdı. 20 Aralık 1993’te Türkiye’ye gitmek için alelacele Singapur uçağına bindim. Singapur'da, İstanbul'a bileti 2 gün sonrasına bulabildim. Türkiye’ye geldiğimde zihnim iyice yavaşlamıştı ve çok yorgundum. Yolda bile iksirlemişlerdi. Singapur'da kaldığım otelde getirilen kahvaltı bile iksirliydi.

Ankara’da beni sekiz senedir görmediğim en son 15 yaşında gördüğüm, (sekiz senedir ailemden hiç kimseyle görüşmemiştim ) yeğenim karşıladı. Birkaç gün sonra gerçek yeğenimi görünce ilkinin gizli servis görevlisi olduğunu anladım. Yeğenime makyajla benzemeye çalışan gizli servis görevlisi genç bayan yeğenime göre daha koyu renk tenli ve saçlıydı. Dişleri de daha farklıcaydı. Yeğenim yerine oynayan gizli servis görevlisi lokantada beni iyice iksirletmişti. Gerçek yeğenim bu hikayeye hiç inanmadığı gibi benim hayal gördüğümü söylüyordu. Burdur’daki ailemin yanına geldiğimde, kendilerine benim sesimle abuk sabuk telefonlar edildiğinden, hepsinin de bende bir akıl hastalığı olabileceğine inandıklarını çıkardım. Ben ise kendimden emindim. Ailemi rahatlatmak için bir genel check-up yaptırmakta mahzur görmedim. Avustralya’da üzerime birkaç defa silah doğrultulmuştu. Ölümle burun buruna olduğumu sandığım o şartlarda bile soğukkanlılığımı koruyabilmiştim. Bende paranoid şizofreni olmadığından emindim. Gölbaşındaki Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğinde benimle 1 dakika mülakat yapan 2 doktor kenara çekilip kendi aralarında alçak sesle “bir şeyi yok ama MİT onun hastaneye kapatılmasını istiyor” diye konuştular. O sırada içeriye Zeki adında bir doktor girdi ve diğer 2 doktor ayrıldı. Doktor Zeki benimle 2 dakika konuştuktan sonra yatırmaya karar verdi. Çok şaşırmıştım. Anlattıklarım hayal mahsulü değildi. Bütün ısrarlarıma rağmen beni akıl hastanesinde 5 hafta iksirletmek için kapatan bu doktor ve suç ortağı gizli servis görevlilerinden şikayetçiyim.

Sanırım, akıl hastanesinden, devreye giren iyi niyetli gizli servis görevlileri sayesinde kurtuldum. Hastanede beş hafta “tutuklu” kaldıktan sonra babamın yanında ikibuçuk ay tutukluluk başladı. Benim akıl hastası olduğumu söylüyor, aksini söyleyince, yeniden akıl hastanesine yatırmaktan bahsediyordu.

Bu tarihten 1995 yılının başlarına kadar “gizli servis görevlileri” olduğunu sandığım şahıslar tarafından mütemadiyen taciz edildim ve iksirlendim.

Gizli servis görevlisi olduğunu sandığım şahıslar bana “CIA’ya girersem beni öldürmek isteyenlerden kurtulacağımı aksi takdirde öldürüleceğimi veya kaçırılacağımı hatta tecavüz edileceğimi” söylediler.

Yolda yolakta ajanların görgüsüne göre davranan bazı görevliler de beni politika için düşündüklerini, Tansu Çiller’in yerine DYP genel başkanı yapmak istediklerini söylediler. Önceleri aklım başımdaydı. “Politika düşünseydim önce delege olabilmek için çalışır, sonra yavaş yavaş encümen üyesi, milletvekili adaylığını düşünürdüm, ama liderlik çok özel bir iş, bana göre değil” dedim. Şakaya ciddi karşılık vermiştim. Bir ara şaka ile karışık “ ne yapayım ben başbakanlığı, yolda sakız çiğneyemezsin, ıslık çalamazsın, projektörler üzerinde olur” diye cevap verdim.

Maalesef bir süre sonra iksirle beynimi iyice zayıflatıp, empati ile beynime hakim oldular. Ve ben kendimi başbakan adayı, Tansu Çiller’in rakibi sanmaya başladım. Bir yandan da bana “beni öldürtmeye çalışanın Tansu Çiller olduğunu” söylemeye başladılar. Birbiriyle çelişkili, tutarsız hatta komik pek çok senaryo üretip bana sözle ve empati ile aktardılar.

Bana aktarılan ya da empati ile beynime verilen senaryolar, söylemler arasında şöyle şeyler de vardı; “CIA Türkiye’yi yönetiyor. CIA’nın Türkiye masası şefi Reha Oğuz Türkkan. Onun yeri Amerika'da. Amerikalılar seni onun yerine istiyor. Onun altında Sönmez Köksal var. Biz seni Tansu Çiller’in yerine başbakan yapmak istiyoruz. Çünkü sen dunyanın en zeki adamısın. Ama Tansu Çiller seni öldürebilir. Biz seni koruyacağız. Sönmez Köksal Dışişleri Bakanı olmak istiyor. Başbakan olunca onu Dışişleri Bakanı yapacaksan seni destekleyecek. Sen onu Dışişleri Bakanı yapacağını söyle.”

Başka bir sefer de “Tansu Hanım senin şiirlerini çalmış, şiir kitabı çıkaracakmış. Sen dünyanın en büyük şairisin. Şiirlerini korumak için CIA’ya gir” dediler.

“CIA tarafından kaçırılacaksın, öldürüleceksin” uyarısı “bundan kurtulmak için CIA’ya gir” uyarısı, “PKK’ya sığın kurtul” uyarısı, “Ermeni ASALA'ya sığın kurtul” uyarısı, “Rum asıllı Türk ajanlarını Avustralya'ya götür seni korusunlar” uyarısı bir defa değil, ısrarlı bir şekilde tekrar tekrar yapıldı.

Empati ve iksirlemenin etkisiyle sersemleyip zaman zaman bu saçma mizansenlerin etkisi altında kaldım. O günlerdeki konuşmalarım gizli servis tarafından kaydedilmiştir herhalde. Şimdi dinlesem, ben bile çok gülebilirim belki, ama o günleri yaşarken hiç komik değildi, çok acı vericiydi. Beynim iksirlerle yavaşlatılmış yarı baygın hale getirilmiş, empati ile esir alınmıştı. Sürekli ölüme çok yakın olduğumu, kaçırılacağımı düşünüyordum. Gizli servisçiler için çok eğlendirici olabilirdi belki, ama benim için işkenceydi.

1994 ve 1995 yıllarında bana uygulanan empati o kadar şiddetliydi ki beynimi zaman zaman tamamen kontrol altına aldı. (Empati kamuoyunda çok az bilinen bir elektronik işkence biçimi. Hedefledikleri insanın düşüncelerine elektronik dalgalarla hakim olabiliyorlar. Daha doğrusu senin yerine onlar düşünüyorlar. Buna empati dendiğini çok geç öğrendim. Sinir sistemine hakim olup vücudumun herhangi bir bölgesine acı sızı kaşınma gibi hisler verebiliyorlar, buna da telekinetik dendiğini duydum.) O dönemde ve empati etkisi altında olduğum dönemlerde yaptığım konuşmalardan, davranışlardan sorumlu tutulmamam gerekir.

94 yılında Ankara'da gizli servis görevlisi olduğunu sandığım insanlar, bana söylenenleri, yapılanları, polis, milletvekili dahil hiç kimseye anlatmamam gerektiğini aksi takdirde öldürüleceğimi söylediler. Sadece MİT müsteşarına yahut yüksek rütbeli bir MİT görevlisine anlatabileceğimi söylediler. Ben de 1994 yılı sonlarında bir meclis üyesine giderek MİT müsteşarı sayın Sönmez Köksal’dan kısa bir randevu talebimi iletmesini istedim. Derhal telefonla MİT müsteşarının makamını arayan meclis üyesi bu randevuyu o anda ayarlayamadı. Müsteşar yerinde yoktu.

Daha sonraki günlerde Atatürk bulvarı kaldırımlarında bana MİT’e gitmem, müsteşara veya Erkan Gürvit’e durumu anlatmam söylendi. MİT'e (Yenimahalle'deki) gittiğimde benimle girişte konuşan görevli “müsteşar veya yüksek rütbeli biri size vakit ayıramaz, bana anlatın” mealinde konuşunca durumu kendisine anlatamadım.

Hayatımdan endişe ettiğim için 19 Ocak 1995 tarihinde Avustralya uçağına bindim. Avustralya’ya gidişim “kaçma” değil, hem Türkiye hem Avustralya kanunlarına uygun normal bir seyahattir. Hem Avustralya hem Türk vatandaşıyım.

22 Ocak 1995 tarihinde Sydney’e vardığımda hem empati yoluyla hem de Avustralya aksanıyla İngilizce konuşan insanlar, yolda alçak sesle “Amerikan gizli servisine girmek için başvurmazsam öldürüleceğimi veya kaçırılacağımı, hatta cinsel tecavüze uğrayacağımı” söylediler. Bu uyarı daha sonraki günlerde sık sık tekrarlandı.

Şikayet mektuplarımı Türkiye'ye Başbakanlığa, Cumhurbaşkanlığına, TBMM'ne ve Canberra'daki Türkiye Büyükelçiliğine yolladım. Bir mektup fakslıyor bir süre sonuç bekliyor sonra daha etkili olabileceğini sandığım yeni bir mektup fakslıyor yeniden bekleyişe geçiyordum. Hiçbir gelişme olmadı.

9 veya 10 Şubat 1995’te Sydney’de 15 dakika kadar şüpheli bir şahıs tarafından takip edildim. Son yarım dakikada arkama baktığımda elinde “susturucu takılmış bir tabanca” gördüm. Aynı anda empati yoluyla “Amerikan gizli sevisine derhal başvurmazsam eli tabancalı şahsın beni vuracağı uyarısı tekrarlanıyordu. Tabancalı adam üç metre kadar yaklaşmıştı ve tabancayı doğrultup ateş etmesi 1 saniye bile almazdı. Karşı kaldırımdaki telefon kulübesine gittim ve telefon ahizesini elime aldığımda, peşimdeki adamın kaldırımda yüzü bana dönük, gözleri benim üzerimde elinde tabancayla beklediğini gördüm. Zaman kazanmalıydım. Türk elçiliğine ve TBMM’ne faksladığım dilekçelerin işleme konulması vakit alabilirdi. Telefonla Canberra'daki ABD elçiliğine “Tamam CIA’ya girmek için başvuracağım” diye konuştum. Amacım tabancalı adamın beni vurmasını önlemekti. Bu cümleyi söyledikten sonra eli tabancalı adam uzaklaştı.

ABD'’eki CIA merkezinin adresini öğrenip “CIA’a girmek istiyorum” diye bir dilekçe yazdım. Amerikalıların beni “büyük şair, dünyanın en zeki adamı"”olarak aradıklarına ve kaçırmak istediklerine inanıyordum. Mektubun altına “The Poet” (şair) diye imza attım. Komik bir durum olduğuna empatinin şiddeti azalınca ben de derhal vakıf oldum, ama o zaman bunu ciddi ciddi yaptım

Eli tabancalı şahsın takibinden 6 gün kadar sonra Amerika'ya CIA’ya değil, Melbourne’a gittim. Ucuz bir pansiyonun garajdan bozulma odasını haftalık 85 dolara kiraladım ve beklemeye başladım. Çok fakirdim. 900 Avustralya doları civarında bir param kalmıştı. Avustralya devletinin işsizlere verdiği işsizlik parasıyla geçiniyordum.

Avustralya Başsavcılığına (attorney-general) bağlı iç istihbarat örgütü ASIO binasına gittim. Kapıdaki görevli beni kendi hizasının hemen dışında camekanlı bir bölmeye aldı. Karşıma oturan ASIO görevlisine “size katılamam, Türkiye'de ailem var, ama empatiyi durdurmanız beni bu işkenceden kurtarmanız için gerekli ise Türk vatandaşlığından çıkarım” dedim. Bana Amerikan ve Avustralya gizli servislerine girmem için baskı, tehdit yapıldığını söyledim. Görevli dinlemekle yetindi. Empatinin durması için ilaç istedim. “Böyle bir şey yok” deyip konuşmayı sona erdirdi.

Empatiyi şimdiye kadar konuştuğum iki ASIO görevlisinin bile bilmediğini hayretle anladım. Tarif ettiğimde, ikinci ASIO görevlisi "böyle bir şeyi 1970'lerde Sovyetler araştırıyordu galiba" diyebildi. Meğer ASIO, Türkiye'deki Emniyetin istihbarat bölümü gibi bir şeymiş. Kontr-espiyonaj görevleri yokmuş. Dolayısıyla empati gibi yöntemleri bilmez ve kullanmazlarmış. (hatta silah bile taşımazlarmış taa ki 11 eylül 2001 New York ikiz kule sabotajından sonra alınan hükümet kararına kadar)

95 Haziranında Sydney'in Kogarah semtinde St George Bank’ın bilgi işlem merkezinde işe başladım. İşyerinin 150 metre kadar arkasında inşaatı yeni tamamlanmış bir daireyi 275 Avustralya dolarına tutmuştum. Kira kazancıma göre yüksekçeydi. İlanla yanıma iki tane ev ortağı aradım. Bir Çinli bir de Japon asıllı iki bayanı kabul ettim. Çinli bayanın beni iksirlemek için görevlendirilmiş biri olduğunu çok zor anlayabildim. Duş alırken suyun vücudumu tahriş edici bir his vermesi ve beni çok fazla halsiz bırakmasının nedenini anlayamadım. Çok sonra sıcak su tankının (termosifonun) iksirlendiğini anladım. Odamdaki döşeme halısı ve şilte ve yorganım ilaçlanıyordu. Bir ara bir iki gün içinde alnımda saçlarımın arasında çıbanlar çıkmaya başladı. Bu çıbanların alnımda izi kaldı. Bunun kullandığım yemeklik yağ ve yoğurtlardaki iksirleme yüzünden olduğunu anladım.

Bir gün ben duşta iken odamdaki eşyaların giysilerimin iksirlendiğini farkedince bunu yapanın Çinli bayan olduğunu anlayabildim. Çinli bayanı ayrılmaya ikna etmek çok zor oldu. Belli ki birkaç gün daha kalıp bir kaç iksirleme daha yapıp cüzdanını biraz daha şişirmek istiyordu. Bu çetrefil bayanla bir kaç kez ağız dalaşından sonra alt-kiracılık (sublease) yasalarına göre yazılı uyarı gönderip bir hafta içinde polis kanalıyla evden atabileceğimi anlatıp evden ayırabildim. Bu Çinli bayan bir yıl sonra bile bulunduğum bambaşka bir semtte beni iksirlemek istemiş. Belli ki kolay para kazanmayı seven birisiymiş. Onun yerine aldığım bir Filipinli bayanın da kısa sürede beni iksirlemek için gönderildiğini anladım.

1998’de Türkiye’nin Burdur şehrindeki ailemin yanına gittiğimde anam babamın zehirlendiğini müşahede ettim. İksirlenme sonucu anam karaciğerinden ve bağırsaklarından ağır şekilde hastalanmıştı ve çoğu zaman yatalak hasta durumundaydı. Ağır hasta, yaşlı cahil kadına gizli servisçiler hiç acımıyor her fırsatta iksirliyorlardı. Ağır kolit hastası olan anamın bağırsaklarını kanatmak üzere iksir verdiriyorlardı.

Babam sinir hastası yapılmıştı. "İyilikçi" (???) gizli servisçiler olmalı, onun durumunu kamufle etmek için sürekli uyku verici iksirler veriyorlardı ve babamın günleri uyumakla geçiyordu.

1999 Ekim Kasım aylarında kamu görevlisi olan erkek kardeşimin evinde birkaç hafta misafir kaldım, ve kardeşimin ailesinin, 2 yaşındaki çocuğuna varana kadar iksirlendiğini hayretle gözlemledim. Bir çocuklarında “hiper aktivite, yani yerinde duramama” hastalığının hafif hali vardı. En fazla üç saniye hareketsiz durabiliyordu 5 yaşındaki küçük kız. Devamlı kıpırdanma gereği duyuyordu çocuk. 2.5 yaşında olanı ise 1.5 yaşındaki çocuklar kadar bile konuşamıyordu. Elbette ki iksirleme yüzündendi. Kardeşimi iksirleten Orduda Tümgeneral rütbesinde bir subaydı ve Ethem Cangörü çetesine yakındı.

23 Şubat 2000 de Avustralya’ya döndüm. Maalesef burada da şikayetlerimi geçersiz kılmakta etkili oluyorlar. Herşeyi İnternette anlatarak kurtulurum umudunu taşıyorum.

Yasalar birisinin hayatını yazmayı yasaklamıyor. Ben hoşlanmasam bile yasak değil. Yasak olan hakkımdaki gizli servis istihbaratının yazma işinde kaynak hazırlamada kullanılmasıdır. Bu yasağı ihlal edeni cezalandırmak ve söz konusu eylemin bana ve yakınlarıma vereceği maddi ve manevi zararları önlemek için yayını durdurmak, faillere ve sorumlulara caydırıcı yaptırımlar uygulamak dahil gerekli önlemlerin alınmasını MİT'ten beklerim.

Ben 1968 senesinden beri roman, hikaye yazmayı istedim, tasarladım ve yazdım. Üniversite yıllarımda oyun ve film senaryosu yazmayı hatta film yapmayı bile tasarladım ve yazdım. 1980 yılına gelindiğinde benim kafamda bir roman, bir oyun ve amarcord tipinde bir filmin hikayesi hazırdı. 1983 84 yıllarında oyunumun bazı kısımlarını bir okuldaşıma oynayarak anlattım. O haliyle bile bir hayli beğenildiğini bana aktardılar. O haliyle o oyun oynanmaya hazırdı. Ve hafızam değil beynim tarafından epeyce işlenmişti. Erdin Günçe benim beynimde üretilmiş hicivleri, lirizmi, "kısa hikaye"lerimi, oyunumu, özetle beynimde üretilmiş ne varsa çaldı. Parçalara ayırıp sinemacılara tiyatroculara sattığını son günlerde öğrendim. Kahroldum. Çaldığı şeyler benim 1968'den yazıp durduğum şeylerdi. Biraz daha iyileştirmek niyetinde olmam yazılmadıklarını ispatlamaz.

Maddi koşullarımın bir parça düzelteceğim günlere sakladım. Kendi paramla yayınlatmak zorunda olduğumu düşünüyordum. 1980'den bu yana maddi açıdan durumum hiç düzelmediği için yayınlatamadım.

Unutmadan hemen ekleyeyim, benim yazdıklarım yakınlarımın özel hayatının gizliliğine uygun şeylerdir. Hakkımızdaki istihbaratı eserlerine kaynak yapanların bazıları özel hayatımızın gizliliğini ihlal etmiş sayılır. Bu durum MİT'in yasakları kapsamındadır. Ayrıca anayasanın 20 maddesi, temel insan hakları hatta basın yayın hukukuna göre bile cürüm sayılır. Bu sorunun çözümünün MİT tarafından sağlanmasını beklerim.

Benim çıkarabildiğim kadarıyla Şeniz Cangörü, Mehmet Eroğlu ve Erdin Günçe bu cürümün müptelaları arasında imişler. Bu insanlar yasak kapsamında olan eylemlerine rağmen Erkan Gürvit, Ahmet Şağar, Mehmet Eymür, Emre Taner gibi güçlü ağabeyleri sayesinde, ceza almadan kurtulabilmişler.

Hakkımızdaki istihbaratı esrelerine kaynak olarak kullanan ya da kaynak hazırlamada kullanan insanları savunan ve koruyan insanları yadırgıyorum. Kendilerine aynısı yapılsaydı, inanıyorum ki onlar da ağır tepki vermek isteyeceklerdi.

Mehmet Eymür’ü ilk defa Burdurun Kapaklı Köyünde evimize geldiğinde gördüm. Ben İzmir Kolejinin hazırlık sınıfı veya birinci sınıfındaydım. Yani 1966 veya 1967 yılı olmalı. Mehmet Eymür ve yanındakiler babama arazi ölçümleri için gelen ziraatciler olduklarını söylemişlerdi. Babam hiç tanımadığı bu adamları köydeki görgü gereği eve buyur etmiş, çay kahve ikram etmiş ve yarım saat veya bir saat misafir etmişti.

Aynı adamı iki üç yıl sonra Burdur'un Erikli Köyünde evimizde babamla konuşurken hatırlıyorum. Köylüler gibi bağdaş kurmuştu. Güleç yüzlü, neşeli, ve oldukça konuşkandı. Ne anlattığını hiç hatırlamıyorum. (Çok sonra hatırlar gibi oldum. Galiba babama kolundaki saati kullanmasan daha iyi diye tavsiyede bulunuyordu, saat taşıdığı için iksirlenmesin diye çıkış veriyordu.)

Yine ortaokul çağlarımda eve gelen Mehmet Eymür'ü babamla beraber çeşme başından evimize doğru yürürlerken ve babama sözlü sataşmada bulunurken hatırlıyorum. Babamın elindeki küreği ona savurmakla tehdit ettiğini, Mehmet Eymür'ün de "ben senden bir ağır laf almak istedim" diye ağız yaptığını hatırlıyorum. Bir ağır laf alsaymış, gizli servis görgüsüne göre bir işaret verecekmiş. Ağır laf alamadığı için boşa gitmiş çabaları.

Mehmet Eymür köyümüze 16 kere gelmiş. Empati böyle söylüyor. Yaralı hafızamdan bugünlük bu kadarını bulabildim.

ODTÜ yıllarında çevremdeki gizli servis görevlilerinden birinin Mehmet Eymür’ün sadık adamı olduğunu (galiba bir ara daire başkan yardımcılığına geldiğini duyumsadım, Mehmet Eymür'ün daire başkanı olduğu zaman yardımcısı olan şahsın adı uygundu, yanılıyor da olabilirim ama empati onaylıyor) gizli serviste iyi bir konumu olduğunu çıkardım. O zatın adını vermeyeceğim. Ona “stoper” adını verelim. Stoper’i bir kez de Ankara'da Karakuşunlar semtindeki Orta Doğu sitesinde gördüm. Mehmet Eymür’ün dubleks evinin bahçesinde Mehmet Eymür'le birlikte ayakta bana doğru bakıyorlardı. Kendisine kırgındım ve ODTÜ'de iken uzak durmayı seçer olmuştum. Mehmet Eymür bana alçak sesle bir şeyler söylemeye çalıştı, bak arkadaşın demeye çalışıyordu galiba. Önemsemedim.

1981 veya 1982 yılı olmalıydı. Orta Doğu sitesinde iki üç kişi ortak bir ev kiralamıştık. Bir gün evde televizyon seyrediyorduk. Televizyonda MİT müsteşarı Adnan Ersöz kalabalık önünde konuşma yapıyordu. Konuşması sırasında galiba dili dolaşıyor pek de iyi performans gösteremiyordu. Gevşek bir anımdı. Boş bulunup “ne biçim konuşuyor” anlamında bir cümle, ardından da uygunsuz bir söz sarfetmiş bulundum. 1 veya 2 gün sonra olmalı, apartmanın önünde takım elbiseli Adnan Ersöz Paşa bana kükredi; “özür dile”. Şaşkına dönmüş ve korkmuştum. Hiçbir tepki veremedim. Dilim tutuldu. Usulca uzaklaştım. O zamanlar Adnan Ersöz Paşanın gerçeği sanmıştım, elbette gerçeği değildi. Şimdi anlıyorum ki bazı Gizli Servisçiler bana dinlendiğimi anlatmak istemiş olmalılar. Ne yazık ki Gizli Servisin benimle ilgilenebileceği, bana vakit ayırabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti.

Bu olaydan sonra bir hafta içinde olmalıydı. Her günkü gibi bakkala gidiyordum. Yolun bitişiğindeki Mehmet Eymür'ün evinin yanından geçiyordum. Bahçesinde elinde küreğiyle Mehmet Eymür bana doğru bakarak “gördün mü evladım bir lafın yüzünden başımıza bir manyağı getirdiler” anlamında mırıldandı. Hiç bir anlam verememiştim.

Durumu bana seneler sonra empati ile açıkladılar; Benim Adnan Ersöz Paşa hakkında ettiğim gelişigüzel sözü allayıp pullayıp Adnan Paşaya ileten Ethem Cangörü'yü, Adnan Paşa sevmiş. Ethem Cangörü'yü yüksekçe bir makama getirmiş. Doğru ise vah yazık gizli servisin haline.

Hemen hatırlatayım; Ethem Cangörü 11 yaş ile 17 yaşım arasında bana 7 kere elle sarkıntılık yapan, bana yönelik iğrenç cinsel fantezilerini ulu orta bir kaç defa haykırabilmiş bir sapıktır. Aydın'ın bir kasabasında terzi kalfası iken 8 yaşında bir oğlan çocuğunun ırzına geçip öldürmekten ağır hapis cezası aldığı, hapishaneden ajanlığa terfi ettirildiği, ajanlık yaparken de çocuklara yönelik sapık eğilimlerini sergilediğini duyumsadım. 11 yaşında iken beni kaçırmaya kalkışmıştı, yetişen görgü tanıkları sayesinde kurtulmuştum. Ajan olunca mahkumiyetleri ile ilgili bütün kanıtları yok ettiği, yol ortasında tartıştığı sivili beylik tabancasıyla vurup öldürdüğü, benzin alırken tartıştığı benzinciyi iksirleyerek öldürdüğü, hasımlarının kadınlarına ajan gönderip ırzına geçtirttiğini, bu tür cürümleri işlemeyi meslek hayatı boyunca sürdürdüğünü duyumsadım. 1980'den sonra rütbesi yükseltilince sol eylemcileri yakalamak seçeneğini tercih etmeyip hepsini kurşuna dizdirdiğini, "oğlancı olduğu MİT tarafından saptanmış" 6 tane sapığın MİT ajanı olarak işe alınmasını uygunlaştırmakta başarılı olduğunu duyumsadım. Ethem Cangörü'ye göre "çocuk seksi yapmak" ufak bir kabahat sayılırmış. İzmir'de makinistlik yaparken (ajanlığın yanı sıra) Demirlibahçe istasyonunda beni kaçırmak istemiş ve kurtarmak isteyen ajanlar çevremde korumaya almışlar. Ben o zaman durumun acayipliğini farketmiş ama işin içyüzünü anlayamamıştım. Bazı yasakların kalktığı bir gelecekte, meslektaşları Ethem Cangörü'nün cinsel tercihleri konusunda geniş açıklamalar yapabilirler. Ama benim anlayabildiğim kadarıyla, MİT'in bu ünlü sapığı, fırsatını bulduğu zaman "güzel yüzlü oğlan çocukları" tercih ediyormuş. Onlardan bulamazsa "oğlansı kız çocuklarını" da deneyebilirmiş. Böyle bir pespaye kişiliğin nail olup da MİT'de hayat bulup yeşerdiğine şaşırdım ve bağırmak istedim.

1999 senesi bahar aylarında Başbakanlığa verdiğim dilekçemin ilk cümlesinde “hiçbir zaman hiçbir gizli serviste hiçbir görev almadığımı” “bana yönelik eylemlerin failleri ve sorumluları ile yargı önünde hesaplaşabilmem için gerekli işlemlerin yapılmasını istediğimi“ belirttim. Bir kaç gün sonra Mehmet Eymür’ün Amerika'dan korunma istediğini gazeteler yazdı. 2000 yılının Mayıs ayında olmalı, Melbourne Başkonsolosluğuna empati ile çağrıldım. Konsolosluğun bekleme salonunda yarım saat kadar bekletildim. Ertesi gün gazeteler Mehmet Eymür’ün Türkiye tarafından ABD’den istendiğini yazdı. Konsolosluğun salonunda kamerayla izlenmiş ve yerim saptanmıştı. Gizli servisin değişik fraksiyonları benim yerimi yanlış bildiriyordu. Doğru yerim saptanınca, benim yerime adam geçirip yanlış söylemlerle kendi durumlarını kurtaranların durumları değersizleşti. Demek bunlardan biri de Mehmet Eymür idi. Bir süre sonra Avustralya Başbakanlığına çevremdeki ağılama olayları için bir şikayet dilekçesi yazdım. Ertesi günü Sabah Gazetesi Mehmet Eymür’ün Türkiye’ye dönmek istediğini, can güvenliği yüzünden ABD'de bulunduğunu söylediğini yazdı. Bu 3 olayı değerlendirince, ben ve Mehmet Eymür tahterevallinin iki ucundaydık sanki diye düşündüm. Elbette o çok daha ağır basıyordu.

Beni ve bazı yakınlarımı ajan gösterip birçok insana “payanda veya kalkan” olarak kullanma izni veren Mehmet Eymür’ün savunucuları çoktu. O delişmen bir ajandı ama, Ethem Cangörü gibi sapık biri değildi. Pek çok değerli insan suç ortağı olmuştu. Bu insanlardan bazıları çok güçlü ve etkili makamlarda idiler. Geriye dönüp bakınca eski MİT müsteşarı Sönmez Köksal’ın bunlardan biri olduğunu çıkardım. Kendisi Mehmet Eymür'le aile dostu olmalı. Bu dostluk babaları Osman Köksal ve Mazhar Eymür'den miras alınan bir dostluk olabilir. Mehmet Eymür çok güç durumda iken, MİT'in en tepesindeki Sönmez Köksal ve diğer büyük suç ortakları Erkan Gürvit, Emre Taner, Şenkal Atasagun sayesinde ceza almadan kolayca kurtulabildi. Sönmez Köksal'ın babası Osman Köksal'ın da 1960 ihtilalinin güçlü albaylarından olduğunu hatırlamakta yarar var.

1995 yılı Ocak ayında bana başbakanlık danışmanı Yaman Aşıkoğlu’na gidip durumu anlatmam hatta iş istemem söylendi. Başbakanlıktan sorunca hastanede kan kanserinden ölüm döşeğinde olduğunu öğrendim. 4 ay içinde ölecekti ve ölmeden önce bana kurtulmam için gerekli açıklamaları yapmak istemişti. Kendisini o zaman hatırlayamadım, ama çağrıldığım için gitmeyi düşünmüştüm. Bu gelişme, bizi payanda/kalkan olarak kullanıp çok ağır eylemler yapanların kızmasına neden olmuş. O günlerde pencereme tabancalı bir adam çıkardılar. Yolda “seni öldürecekler” yazılı karton gösterdiler. Bir söyleme göre Mehmet Eymür’ü kurtarmak isteyen müsteşar Sönmez Köksal beni öldürtmeyi bile düşündü. Mehmet Eymür gibilerinin bizim gibi insanların hayatına pek de değer vermeyeceği ortada. Onun payanda yapması ve 1500 den fazla insana bu izni vermesinden sonra teyzem ağılanarak kalp hastası, anam ağır kolit ve geri zekalı yapıldı. Pek çok yakınım hasta, geri zekalı, cüce, özürlü yapıldı. İksirlenerek ucubeye çevrilen yakınlarım oldu. Mehmet Eymür ve diğer “büyük istenciler” çok daha büyük kavgaları için bizi harcamayı çoktan öngörmüşlerdi.

Bu günlerde anlıyorum ki Mehmet Eymür taraftarlarından Paris büyükelçisi Sönmez Köksal beni Avustralya'da bırakmaya çalışanlar arasında yer alıyor. Bu da, daha önce çıkarabildiklerime uygun düşüyor. Acaba Sönmez Köksal da beni ve bazı yakınlarımı payanda olarak kullananlar arasında mı?

Bana "seni öldürecekler Avustralya'ya kaç" uyarısını yapan ajan aynı zamanda ezilen horlanan Rum asıllı Türk ajanı rolünü yapan birisiydi ve bir söyleme göre Mehmet Eymür'ü kurtarmak için beni yabancı gizli servise kaçırtmaya karar veren bir gurubun ajanıydı. Bunlar arasında Sönmez Köksal, Emre Taner gibileri olması olası.

Mehmet Eymür’den şikayetçiyim.

Bu son cümle hikayeyi okuyanlara komik gelebilir ama bu cümleyi mutlaka koymam tavsiye ediliyor. Bana da çok uygun elbette. Hatta MİT bütün kanıtları ve gerçekleri empati yoluyla bile olsa, ortaya çıkarmalı ve halka açık bir mahkemede yargılanmalarını sağlamalı. Mehmet Eymür'ün arkadaşlarının pençesinden kurtulabilirsem, Mehmet Eymür hakkında dava açtırmak istiyorum. Melbourne'daki Türk Konsolosluğuna teslim edeceğim dilekçelerde bunu belirteceğim.

Ceza verilmeyecek bile olsa, şikayetçi olmam, gerçek tavrımı ortaya koymak açışından, yani sembolik açıdan önemli. Mehmet Eymür ve babasından binlerce defa, yani yediğimiz her iksir için şikayetçiyim. Bu zulmü, işkenceyi babası başlatmış olsa bile, kendisi de bilerek ve isteyerek sürdürdüğü için şikayetçiyim.

Adam zehirleyenler, vatan kurtarma iddiasıyla düzmece mektuplar yazdıranlar, ister solcu ister sağcı olsunlar yaptıklarının bedelini kendileri ödemeliler. Benim gibilerine ödetmemeliler. O zaman belki delikanlı adam olduklarına insanları inandırabilirler.

Benim, kendisinden daha sağlam ve genç olduğum iddiası yersiz bir iddiadır. Kendisinin oğlu benden çok daha sağlıklı, sağlam yapılı, gürbüzdür. Onu koşuversin bu işe. “Hadi oğlum, yaşlı ve zayıf babanın iksirlerini yiyiver de babacığın ölmesin” diyiversin. Benim anam babam böylelerinin iksirlerini yiye yiye çürüyor.

Mehmet Eymür yine de yufka yürekli çingeneymiş. Beni görünce hep üzülürmüş. Ben bile fark ettim yüzündeki ifadeden. Ben bakkala giderken Orta Doğu sitesindeki evinin yanından geçerdim hep. O da kürek sallamayı bırakıp üzgün üzgün beni süzerdi.

Kendisiyle hiç konuşmadık. Konuşsaydım “üzülme Mehmet Amca, sizin gibileri için, bizim gibileri feda olsun” der içini ferahlatırdım adamcağızın.

Onu ilk defa lisede iken (1970 veya 71 yılı olabilir) Burdur'da muhtemelen Gazi caddesi üzerinde bir dükkanın önünde babamla ayaküstü konuşurken hatırlıyorum. Babama “Veli Bey size yapılacak bir işi önledim” anlamında bir şeyler anlatıyordu. Kendisinin Burdur'da lise öğretmeni olduğunu söylemişlerdi.

Aynı yıllarda bir gün Erikli Köyünün camisinin önünde babamla ayaküstü kısa bir süre konuşup ayrılmıştı.

Bir başka sefer de Erikli Köyündeki evimize gelen bir gurup iyi giyimli insanlar arasındaydı. Yer minderine oturmuştu. Yüz ifadesi ve konuşma biçimi etkileyici idi. Galiba babama “Veli Bey burayı satın şehre yerleşin” diye tavsiyede bulunmuştu.

Lise sonda veya lise ikide iken (1970 71 veya 72 tam hatırlamıyorum) İzmir Kolejinin yemekhanesinin önünde, ben tam oralarda iken bir hocam ile ağız dalaşı yapan adamın Şenkal Atasagun olduğuna vakıf oldum. Şenkal Bey ve hocam ağdalı, usturuplu cümleler ile konuşuyor ve sanki birbirlerine rest çekiyorlardı. Ama birbirlerinin sözlerini hiç kesmiyorlardı. Sanki tiyatrolardaki kavgalar gibi, biri sözünü tamamladıktan sonra öbürü başlıyordu. Önceden hazırlanmış kalıp cümlelerini okuyorlardı gibi geldi bana. Şimdi anladığım kadarıyla rol icabı ağız kavgası yapıyorlardı. Mizansen de, beni sorguya çekmek isteyen ve buna izin vermek istemeyen iki ajanın rol icabı kavgasıydı.

Şenkal Bey, Bilal Şimşir, Orhan Aka, gibi büyükelçiler ODTÜ yıllarımda çevremde gözüktüler. Yurtların arasındaki bir forumda parka giyimli Bilal Şimşir çimenlerin üzerinde yanıma oturmuş, ve bana “sen devrimci misin” diye sormuştu. Başka bir sefer Orhan Aka ODTÜ 3.ncü yurdundaki odama gelip masamızı ilaçlayıp ayrılmıştı.

ODTÜ pastanesinde yanıbaşıma sandalye çekip oturan Umut Arıktı. Bir defasında Ankara'da Atatürk Bulvarı üzerinde “gel sana Dışişlerinde iş vereyim” diyen de Umut Arık'a çok benziyordu.

Şunu anlıyorum ki benim çevremde dönen olaylara karışanlar arasında pek çok büyükelçi ve yüksek rütbeli gizli servis görevlisi var. Elleri bu çamura bulanan çok fazla “değerli” insan olunca (mesela 1500 ) o insanlara ceza vermek yerine benim ve yakınlarımın çilesinin sürmesini sağlamayı seçerler. 1999 baharında Başbakanlığa verdiğim bir şikayet dilekçem, elleri bu çamura bulanmamış basiretli bir bürokratın eline geçince aralarından Mehmet Eymür’ü feda ederler. Halbuki daha yüzlercesi var.

Öyle değil mi Şenkal Bey, siz de dahildiniz bu oyuna. Benim Lise yıllarımda etkili bir roldeydiniz. Taa Burdur’da bir yıl öğretmen olarak görev yapmayı kabul edebilecek kadar içindeydiniz hem. Köydeki evimizin sahanlığında yer minderine bağdaş kuranlar arasında kısa boyluca, sağlam yapılı esmer Emre Taner de oldu sizin gibi. Mikdat Alpay da oldu muhtemelen. Niye kamuoyuna gerçeği söylemiyorsunuz? Suçu tamamen Mehmet Eymür’e yükleyip diğerlerini kaçırıyorsunuz. Daha 1500 kadar gizli servis kökenli veya ilişkili insan var bu çamura elleri bulaşan. Belki 10 yıl belki 20 yıl sonra, bir gün bu dosyalar kamuoyuna açılır ve hepimizin adı lanetle anılır.” deseniz nasıl olur?

MİT üst düzey yönetiminden kaç tanesinin elleri bu çamurla kirlenmiş durumda Şenkal Bey? Pek çoğunun elbet. Sizin bu yaptığınızı küçük rütbeli ajanlarınız utançla izliyor. Bir gün sizin adlarınız şeref defterine değil, utanç defterine kazınır.

Emre Taner benim ODTÜ öğrencisi olduğum yıllarda Öğrenci Temsilciler Konseyi Başkanlığı yapmıştı. Elektrik Bölümünde Marksizm üzerine seminer verirken kısa bir süre dinleyip ayrıldığımı hatırlıyorum. Bir başka gün, ODTÜ kafeteryasında karşıma oturup bana tam algılayamadığım birkaç söz sarfettiğini hatırlıyorum. Başka bir gün, ODTÜ kampüsü içinde yolda yürürken, bir kaç adım uzaktan alçak sesle bana bir şeyler söylemeye çalıştığını hatırlıyorum. Bunun, gizli servise göre bir çeşit "mesaj iletme" yöntemi olduğunu o zamanlar bilmiyordum.

Emre Taner’i ODTÜ öğrencisi iken Erikli Köyündeki evimizin sahanlığında yer minderine oturan misafirler arasında gördüğümü hatırlıyorum. Esmer sağlam yapılı nemrut yüzlü çevik genç bir adamdı. Babamın eline su bile dökebilmişti. Köyde su bakraçlarla eve taşınır ve ibrikle su dökülerek el yıkanırdı. Emre Taner babamın eline su dökmeyi kendiliğinden yaparak saygı gösterisinde bulunmuştu. Ama ninemin eşeğine çuvalları sararken urganları bağlamayı hiç becerememiş, ninem de kendilerine "elinizden hiç bir şey gelmiyor" diye serzenişte bulunmuştu. O halleriyle Emre Taner köydeki görgüye uygun davranmayı istemiş ama "eşeğe çuval sarma dersi"ni iyi çalışmadığı belli olmuştu. Yine de "köy görgüsüne uygun olma çabası" takdire değerdi. Bu çabayı Erkan Gürvit, Erdin Günçe, hatta Süleyman Şaşa da bile göremedim.

Başbakanlığa bir şikayet dilekçesi veriyor ve cevap için bekleyişe geçiyordum. Sonunda bir gün Basın Halkla İlişkiler'den takip etmeyi akıl edebildim. 4 defa gittiğim halde benim şikayetimle ilgilenecek insanı zor da olsa sonunda bulabildim. Basın Halkla İlişkiler Dairesi Başkanlığından müdür yardımcısı Mitat Sönmez konuyla ilgilendi. “Sizin hiç bir suçunuz yok. Bu bir yanlışlık, derhal durdurulacak, eğer durdurulmazsa bana gel, Daire Başkanı ile Başbakan adına konuştum (MİT Antiterör Daire Başkanı Emre Taner olduğu anlaşıldı) önce inkar etti, sonra kabul etmek zorunda kaldı” dedi.

Bir söylem de, birbirlerinin suçlarını saklamak, çeteler arasında gizli bir dayanışmaydı. Birbiriyle gizli servis görgüsüne göre kıyasıya savaşan çeteler, iş denetlemeye veya yargıya geldi mi dayanışma içine girip birbirlerinin suçunu örtbas ediyorlardı. Emre Taner Mehmet Eymür’e yakın biri olarak zaten olayın tarafıydı.

Emre Taner’in adamları ayaklarıma asitli bir iksir serpiyor. Bu iksir, suni elyaftan imal edilen çamaşırların kimyasal bileşimini bozuyor ve iksirlenen çamaşırlar gitgide katılaşıyor. Bu iksir ayakları sızlatıyor. Her gün bir saat ayaklarımı suda bekleterek sızıyı hafifletmeye çalışıyorum. Bugün (26 mart 2001) evin zemini o iksirle iksirlenmiş durumda. Bastıkça ayağıma sirayet ediyor oradan da örtülere geçiyor. Alkolde bekletirsem iksirli çamaşırlardan yarısı çıkıyor bu iksirin. Bir çeşit alkoloid olması muhtemel.

Yatağım olursa iksirleniyor. Bu yüzden yatağım bile olamıyor. Yere serdiğim çarşafların üzerinde yatıyorum. Çarşafları da iksirledikleri oldu, o zaman yere serdiğim gazetenin üzerinde yatıyorum. Yiyeceklerim, çamaşırlarım iksirleniyor. Bu yüzden bir kat yedek çamaşırımı, satın aldığım yiyeceklerimi sırt çantamda yanımda taşıyorum. Dışarıda yürürken üstüm başım ve sırt çantam da iksirleniyor.

Ya beni hemen öldür ya da bırak da yaşayabileyim Emre Taner.

Cüneyt Arcayürek’in kitabında meşhur “MİT raporu” skandalında, MİT’ten ayrılması istenen 5 kişi arasında Emre Taner’in de adı geçiyor. Diğerleri Hiram Abas, Mehmet Eymür, Mikdat Alpay. Sonuncusunu hatırlayamadım. İlginç olan husus, benim üzerimdeki baskının iyice arttığı yıllarda daire başkanı olarak adı geçen insanların Emre Taner ve Mikdat Alpay olması. Niye kurtulmadığımın başka bir göstergesi de bu olabilir mi?

Erkan Gürvit'i ilk defa gördüğümde 10 veya 11 yaşlarındaydım. Erikli Köyünde evimizin önündeydik. Ablamla bahçeden dönmüştük. Erkan Gürvit beraberinde birileriyle “babanız nerede” diye sormuştu. İlkokul çağındaki ablam, çocukluğuna bakmadan onun soruş biçimini ayıpladığını söylemeye çalışmıştı. O da gülerek ablama takılmıştı.

Bir ara yakınımızdaki Çamoluk Köyünün muhtar yardımcısı olarak yeniden gözüktü. Bir defasında bizim evde bir dilekçenin nasıl yazılacağı konusunda babamla alçak tonda tartıştılar. Babama “ben hukuk mezunuyum, sen bana mı öğreteceksin” anlamında çıkıştığını iyi hatırlıyorum.

Belki o yıl veya çok yakın bir zaman içinde Erkan Gürvit'i Erikli Köyündeki bahçemizin kapısında babama ağır bir hakaret savururken gördüm. Babam “seni karakola sürükletirim, ağzını bozma” diyordu. Erkan Gürvit “asıl ben seni sürükletirim, vali yardımcısı benim arkadaşım” diye karşılık vermişti. Babama gizli servis görgüsüne göre bir işaret verebilmek için ağır bir söz duyması gerekiyormuş. Ama babamın görgüsü buna uygun olmayınca bu numara sökmemiş.

1968 doğumlu kardeşim 2.5 yaşında bir çocuk iken, bizim eve hanımı Şenay Gürvit ile geldiler. Şalvarlı ve başı yazmalı Şenay Hanım köylü kadını havasını vermeye çalışıyordu. Ama yufka ekmeklerini çilemeyi becerememişti. Anam ocakta yufka pişiriyordu. Hamur teknesi, un çuvalı, yeni pişmiş yufka yığını arasında Şenay Hanım anamın yanına oturdu. Erkan Bey de babamın yanına duvar dibine yer minderine oturdu. 2.5 yaşındaki kardeşimin Şenay Hanıma "anamın ekmeklerini elleme" diye kızmasına hepimiz eğlenmiştik. Şenay Hanım pek eğlenmemiş olmalı çocuğu tokatlamıştı. Duruma benim bile canımın sıkıldığını iyi hatırlıyorum. Eve gelen davetsiz misafir, ev sahibinin önünde, ev sahibinin ikibuçuk yaşındaki çocuğuna dayak atabilmişti.

Bana göre, Şenay Hanım o civarda bir köy öğretmeninin hanımı idi. Mesleği de ilkokul öğretmeni veya ebe belki de sade bir ev hanımı olsa gerekti. (Not: 21 Ocak 2002) Erkan Bey'in hangi uydurma nedenle evimize geldiğini şimdi hatırlayabildim. Erkan Bey yakınımızdaki Kapaklı köyüne tayini çıkan bir öğretmen olduğunu söylemişti, ve babama "kabul edeyim mi yoksa başka bir yer mi bulayım kendime" diye danışmaya gelmişti.

Her halükarda Erkan Gürvit bu olayla taa gençlik yıllarından beri görev icabı ilgilenen bir gizli servis görevlisiydi. Üstelik Erkan Gürvit’in bir yakın akrabası benimle aynı dönemde İzmir Kolejinde okumuş, benimle aynı yıllarda ODTÜ'de okumuştu.

Aynı tavrı yüzlerce insanın denemiş olması bile mazeret olamaz. Erkan Gürvit”i de şikayet etmek zorundayım.

Erkan Gürvit ve yakınlarının ben ve aileme yönelik eylemlerinden şikayetçiyim.

1995 Ocak veya Şubat ayında empati ile bana “senin hayatınla ilgili skeçleri anekdotları Erkan Gürvit'e verdiğini söyle, yoksa başkaları çalacak, Erkan Gürvit korunmasını sağlasın” telkininde bulundu. O günlerde çok şiddetli empati etkisi altındaydım. Daha hangi skeçleri hangi anekdotları istediklerini bilmeden “skeçleri Erkan Gürvit teslim alsın” anlamında bir cümle sarfettim. Sonunda olay aydınlandı. Üzerimi dinleyerek aldıkları bazı skeçleri anekdotları kullanmak, piyes film senaryosu yazma heveslisi Maksut Göksu imiş. Ricalarını kırmamışlar ve MİT görevlileri şiddetli empati ile benim beynime empoze etmişler.

Maksut Göksu yaşıtım birisi imiş. Kendisini hiç tanımadım. Ama bu olayı duyunca anlayışını yadırgadım. Şikayet etmememi tavsiye ediyorlar. Korkutuyorlar. Pankreas zarını ve kalbini hedefleyen iksirler verilir diye. Aman Maksut Bey, hakkımdaki istihbaratı kırpıp kırpıp piyeslere film senaryolarına ekledikten sonra, bunun için ağladım diye bir de canımı mı alacaksınız.

Erkan Gürvit’i suçlarken arkasındaki gerçek gücün kim olduğunu unutmamak lazım. 12 Eylül lideri Kenan Evren daha 1964 senesinde damadı Erkan Gürvit’i köyümüze göndererek bizden habersiz bizi kalkan/payanda olarak kullanma avantajını elde etmeyi bilmiş. Kenan Evren de kurnaz ve akıllı davranarak iksirciliğini kimsesiz ve fakir ailemin üzerine yıkan kurnaz ve akıllı gizli servis cemaatine dahil olmuş.

Kamuoyunca, özellikle halkımızın eğitimi düşük kesimince pek beğenilir Kenan Evren. Babacan, mert, namuslu, şerefli, iyi niyetli bulunur. Halbuki Kenan Evren adam zehirlemeyi meslek hayatı boyunca sürdürdü ve suçu da dağbaşındaki kimsesiz insanların üzerine yıktı. Bunun neresi namus, neresi şeref, neresi iyiniyet, neresi ahlaktır?

Tarih bir gün Kenan Evren’in bu yüzünü de yazacaktır.

Ben çocuk yaşlarımdan itibaren, kitap (roman, hikaye) yazmayı istediğimi dile getirmiştim. Bir roman yazmayı, bir de kendi anılarımı yazmayı ortaokuldan beri düşündüm durdum. Müzikal film senaryosu yazmayı ve filmi kendim yapmayı bile hayal ettim. 1980'li yıllara gelindiğinde oyunum ve romanım hazırdı. Erdin Günçe yazdığım şeylerin hepsini MİT'in dinleme imkanlarıyla çalmış. Hepsini dinleyip sıvayıp boyayıp tiyatroculara film yapımcılarına satmış. (Parçalayıp bölüp değiştiremediği bir bazı bölümleri de böylece korumaya aldırmaya çalışmışlar.) Meşhur ajan Nuri Gündeşin koruması ve desteğiyle 33 yıldır bu suçu işlemiş durmuş. Nuri Gündeş’in çetesinde bu sucu islemeyi seven, istihbarat dosyalarından, kayıtlarından sinemacılara, tiyatroculara, romancılara hikayecilere kaynak hazırlayan ajanlar bulunurmuş.

Çaldıklarının bir kısmı da benim beynimde üretilen entelektüel malvarlığı sayılması gerekir. Nasıl ki bir şairin şiiri, bestecinin şarkısı, matematik aliminin çözümleri onların malvarlığı ise, benden çaldıkları oyun, kısa hikayeler ve film hikayesi, roman benim malvarlığım içinde sayılmalıdır. Hepsi de benim geliştirdiğim yazdığım şeylerdir.

Kısacası yaptıklarının bir kısmı entelektüel malvarlığı hırsızlığı, bir kısmı da MİT yasaklarını, anayasanın 20 maddesini, temel

Ben bu yasağa uymayanların gizli servise göre sorgulanmalarını ve haklarında işlem yapılmasını isterim.

İnsanlar kapı arkasından gizlice kendilerini dinleyenlere, ağır hakaret edip dövmeye gelirler. Kim üzerinin gizlice dinleme cihazlarıyla dinlenilip yazı için kaynak yapılmasına razı olabilir? Kendilerine aynısı yapılsa Erdin Günçe ve çetesi veya Kumkapı müptelası büyük(!) hırsızlar, pardon yazarlar razı olacaklar mıydı, şikayet etmeyecekler miydi.

Erdin Günce 1995 Ocak ayında benimle beraber aynı gün İstanbul'dan Sydney'e geldi. Sönmez Köksal tarafından başıma bela olması, benim kurtulmamamı sağlaması için görevlendirilmiş. Benim gizli servis kıskacından kurtulmamam hem Mehmet Eymür hem de daha pek çok (mesela 1500 kadar) çingene için gerekliydi. İnsanlara beni kurtaranın kendisi olduğu yalanını pervasızca söyleyebiliyormuş. Gerçekte ben ve ailem Erdin Günçe gibilerinin kirli işlerinin cezasını çekiyoruz, hem de hiç bilmeden. Arada sırada iksirledikleri bazı hasımları bizi öldürmek isterse ondan kısmen sakınmış olmaları muhtemeldir. Halbuki o tehlikeyi bize savan yine kendileridir.

Bugün 20 Ocak 2001. Erdin Günce'nin, ben ve yakın akrabalarım hakkındaki istihbarattan hazırladığı raporların Yılmaz Karakoyunlu'ya iletilmesini sağladığının işaretini aldım. Bu raporların bir oyun yazmada kaynak olması için hazırlandığı bellidir. Devlet Bakanı görevi dolayısıyla hakkımdaki MİT raporlarını inceleme yetkisi olamaması beklenen Yılmaz Karakoyunlu'nun da konuyla istihbarat amacıyla ilgilenmeyeceği ortadadır. Buna rağmen yine de raporları istemesi manidardır. Raporlar, Başbakanlık müsteşarı Ahmet Şağar tarafından Yılmaz Karakoyunlu'ya göndertildiğine dair işaret aldım. Halbuki o raporları Yılmaz Karakoyunlu konumundaki şahıslara göndermek yasaktır.

İşin ilginç yanı bu raporların Erdin Günçe tarafından bir piyes yazımında kaynak yapmak amacıyla hazırlanmasıdır. Yılmaz Karakoyunlu'nun da aynı amaçla bu raporları üç yıldır istediği biliniyor. Bu durumu önlemek için resmi makamlara yazdığım dilekçelerimde hakkımızdaki istihbaratı eserlerine kaynak yapanları ve buna ortam hazırlayanları hep şikayet ettim. Erdin Günçe bu engeli aşmak için yakın ilişki kurduğu Ahmet Sağar'ın gücünü kullanmayı bilmiş olabilir. Ahmet Şağar bu raporları Şenkal Atasagun'dan istemiş olmalı. Halbuki Ahmet Şağar ve Yılmaz Karakoyunlu'nun yaptıkları resmi bir işlem olmayabilir. Kendilerinden şikayetçiyim.

Yılmaz Karakoyunlu benim ve yakınlarımın hakkındaki istihbaratın özetini Erdin Günce’den satın alan adamdır. Anlaşılan Yılmaz Karakoyunlu’ya bunlar vız geliyor. O gene bildiğini okuyacak hakkımızdaki istihbaratı sıvayıp boyayıp eserlerine kaynak yapacaktır. Geçmişte aynı şeyi yapmıştır, kendisine bir şey diyen olmamıştır. Kendisinin yasalara göre cürüm işlemiştir. Ama ona bunu söyleyebilmek her babayiğidin harcı değildir. Çünkü o bir devlet adamıdır.

Nuri Gündeş’in en iş bitirici, en ahlaksız adamlarından Erdin Günce yasal yollardan bunu önleyebileceğimi düşündüğünden “büyük devlet adamı(!)” Yılmaz Karakoyunlu’yu en uygun müşteri olarak seçmiştir. Benim hakkımda hiçbir dayanağı olmadan 47 yıldır yapılan istihbaratı özetleyip Yılmaz Karakoyunlu’ya hediye etmiştir. Yılmaz Karakoyunlu’nun da bedelini kendisine en uygun şekilde ödeyeceğini tahmin etmek zor değil.

Daha 14 yaşımda iken kendi öz yaşamımı kitaplaştıracağımı söylemiştim. Erdin Günçe o yıllarda beni takip ediyordu. Daha o yaşlarda benim bestelediğim şarkılar plak yapılmıştı. Bugüne kadar 500’den fazla benim bestelediğim şarkı piyasaya sürülmüştür. 70’li 80’li yıllarda bazı özel sohbetlerim MİT arşivlerine rapor olarak yerleştirilmiş. Oradan da müşterileri alıp eserlerine kaynak yapılmış, yani Erdin Günçe tarafından pazarlanmış.

1980’li yıllarda tek kişilik oyun tasarladığımı söylemiştim. Açgözlü hırsız Erdin Günce çetesi bunları kaçırıp tiyatroculara satmış. Hatta bir de tiyatroculardan sipariş almış; “Bu çocuğun yanından böyle şeyler bulursan bana getir” diye.

1983 yılında, param olduğu zaman “Amarcord” gibi bir film yapmak istediğimi söylemiştim. Tek kişilik bir oyun, bir anı/roman kitabı, ve bir amarcord tipi müzikal film, bunlar kafamda tasarladığım şeylerdi. Erdin Günce bunu iyi bildiği için bendekileri olabildiğince kendine ayırmak (yani çalmak) istedi. Olayları tek tek ele alıp, bu bir tek senin başından mi geçti, bu lafı şakayı bir tek sen mi yaptın, filan yerde filan şahıs bunları anlatmıştı diye sahte gerekçeler uydurarak hikayenin can alici bölümlerini gasbetmek istemiştir. Yargı yoluyla çözmek çok zorlaştırılmış durumda çünkü empatiyi ispatlamak imkansız sayılır.

Yılmaz Karakoyunlu gibilerine belki de nüfuz karşılığı parasız hediye edilebilir ama bazı yazarlara para karşılığı satıldıkları gizli servisin içinde gayet iyi biliniyor olmalı. Bu yollarla kazanılan paraların adi “Kumkapi Fonları” imiş. Kumkapı meyhaneleri müptelası bazı yazarlar iyi para ödüyormuş Erdin Günçe gibilerine.

Değinmek istediğim başka bir konu da ortaokul, lise, üniversite yıllarımda yazdığım şarkı sözleri ve bestelediğim şarkılardır. Şarkılarımın sayısı beşyüzden fazladır. Şarkıları piyasaya çıkaranların nasıl ele geçirdiklerini de anlayamadım. Bestelerim için benden henüz izin alınmamıştır.

Yedi yıl önce, 1995 senesinde yıllardır ben ve yakın akrabalarımın sistemli olarak iksirlendiğimizi (zehirlendiğimizi), işimizi, aşımızı, sağlığımızı, herşeyimizi en çirkin durumlara düşüren gizli servis görevlileri olduğunu çıkardım. Yedi senedir resmi makamlara yaptığım şikayet başvurularından hiçbir sonuç alamadım. Yedi yıldır ökseye yakalanmış kuş gibi çırpınıp duruyorum.

Yaklaşık 5 sene 6 aydır çalışamaz durumdayım. Biriktirdiğim paralarla idare ettim bugüne kadar. Avustralya hükümetinin işsizlere verdiği yardımla geçinmeye çalışıyorum. Çalışamazsam tedavi olacak param bile olamayacaktır. Bu eylemler sürdükçe de is bulmam imkansız sayılır. Her yerde adim Türk ajanlarının takibindeki "kaçak Türk ajan" ına çıkmış durumda. Beni ise almak isteyen bir işyeri olsa, bazı gizli servis görevlileri tarafından engellenir. Girebilsem bile bana ve beni ise alan insanların başına olmadık bela açılır.

Bu eylemler durdurulursa çalışabilir hale gelir, hem kendimin hem de ağır hasta anamın tedavisini yaptırabilirim. Simdi hepimiz yavaş yavaş olduruluyoruz.

Ben ve ailem bu gizli servis iç çatışmasına hiç bir zaman taraf olmadık. Hatta benim dışımda daha ailemde hiç kimse duruma vakıf bile olamadı. (aile sözcüğü ile anam, babam ve onların çocukları ve torunlarını, yani anam-babamın tüm ardıllarını kastediyorum) Hiç habersiz, payanda, kalkan ve hedef tahtası durumuna düşürülen ailem bu çirkin gizli servis iç çatışmasında en ağır yaraları almıştır.

Bize bu zulmü yaşatanlar aynisinin kendilerine yapıldığını iddia ediyor olabilirler. O kötülükleri biz yaptırmadık, yapılmasına da razı olmadık. Bizim adımıza kendilerine kötülük yapıldığını iddia edenler durumu resmi makamlara havale etsinler, hiçbir şekilde sorumluları savunmayacağız.

Bu mektubumu T.B.M.M. üyelerinin ellerine doğrudan ulaşmasını sağlayabilirseniz isleme konulması mümkün olabilir. Memurlara verilen evrak gizli eller tarafından yok edilecek veya sümenaltı edilecektir.

İbrahim Aksoylu

Adres: Yakın takip altında olduğumdan yerimi Gizli Servis saniyesi saniyesine söyleyebilir. Her mesai günü konsolosluğa giderek bir görevliye durumumu ihbar ediyorum. Bana verilecek cevaplar konsoloslukta iletilebilir.

Buraya yazdığım takdirde evimi çok daha ağır şekilde iksirliyorlar.

Not: Beni bulmak isteyenler bu günlerde RMIT kütüphanesinde bulabilir. Her gün bir kaç saat orada otururum. Lacivert bir lejyoner şapkası ve siyah sırt çantalıyım. Başıma püskürttükleri iksirlerin etkisini azaltmak için lejyoner şapkası giyerim. Sırt çantamda da sabunum, bilgisayarım, kurtarabildiğim şikayet dilekçelerim, ve gizli servisçilerden korumak istediğim bazı ufak tefek eşyam bulunur. Bu halimle beni eksantrik bulanlar olabilir. Ne yazık ki evde bırakırsam diş fırçama, sabunuma, tıraş makinama kadar iksirliyorlar.”



Evet, şimdi "Reis", "Bay Pipo", "Salkım Hanımın Taneleri", "Mehmet Eymür, Ziverbey'den Susurluk'a Bir Mit'çinin Portresi", "Teşkilatın İki Silahşoru", "Abi" gibi son günlerin çok satılan meşhur kitaplarının İbrahim Aksoylu'dan çalıntı olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Demek bu Kumkapı meyhaneleri müptelası "Kumkapı Foncuları" yazarlar, paraları İbrahim kardeşimizden çaldıkları eserlerle yapıyorlarmış...

Sevgili kardeşim İbrahim, sana "paranoid şizofreni" teşhisi koyanlar hata ediyor.

Esas "paranoid şizofreni" hastaları senin eserlerine el koyup, senin üzerinden paralarına para katan yazarlar.

Senin eserlerini çaldıkları, kullandıkları aynı tip ifade tarzından o kadar belli ki...

Durumuna üzülmemek mümkün değil.

Sana, acil şifa ve gelecek yaşamında başarılar diliyorum. Empati benimle ilgili olarak seni yanlış yönlendirmiş. Benden sana hiç bir zarar gelmez, rahat ol. Bana bir resmini yollarsan, seni daha iyi tanıma imkanına kavuşur, çok sevinirim.


Devam edecek.




FastCounter

 

Hit Counter

  Anadolu Türk İnterneti

 

Güncelleştirme : 2013-05-11