Header $articleheadline_he$ "ArticleHeadline" Detay Sayfa Header

 

 

     

 

 

 
2013-05-11

Detay Sayfa

Tüm Dosyaların Listesi

News Database Template Page Example

Bir Teröristin Kabusu

4/7/2002 - 23:08 - Ülkü ErdoğanYorumlar Bu Yazıyı Bir Tanıdığına Yolla Bu Yazıyı Yazdır  

      

O gün idama mahkum edilmişti.

Gece olduğunda, hücresinde yalnız, yapayalnız kaldığında, hayatında ilk kez, kurban ettiği, kurban ettirdiği insanlar nedense birden bire gözünün önüne geldiler.

Düşüncelerini dağıtmak için, ani bir hareketle yerinden doğruldu, ayağa kalkarak pencereye doğru yürümek istedi.

İlk adımını attığında, ayağına bir şey takılmış gibi sendeledi. Sanki bir bebek cesedine basmıştı. Neden böyle bir hisse kapıldığını anlayamadı. İçini tarifsiz bir huzursuzluk kaplamıştı. Küçücük odada, pencere kendisinden kilometrelerce uzaktaymış gibi, bir türlü pencereye varamıyordu.

Bir ara yerine dönmek istedi. Ancak, arkasına dönüp bakamadı. Sanki az önce üstüne basarak geçtiği bebek cesedi arkasında duruyordu. İçerisi çok sıcak gelmeye başlamıştı. Suriye çöllerinden bile daha sıcaktı. Her yanını ateş bastı. Bunaldıkça bunaldı.

Nihayet pencereye yaklaştığında, camda, hamile bir kadının kalaşnikofla taranmış cesedini gördü. Camdaki görüntü, bulunduğu odadan cama yansıyan bir görüntü mü, yoksa dışarıdaki bir cesede mi ait, tam anlayamadı. Zaten hayatı boyunca pek çok şeyi tam anlayamamıştı.

Ayağındaki terliklerin yumuşaklığı, yürüdükçe art arda bebek cesetlerini çiğniyormuş gibi bir his vermeye başlayınca, hırçın ve sabırsız bir silkelenişle terlikleri fırlatıp attı.

Pencereyi açıp biraz soluklanacaktı, ancak, camı açtığında camın önüne yığılmış asker cesetlerinin, odasının içine devrileceğini zannetti. Pencereyi açmaktan da vazgeçti.

Terliyordu. Pencerenin camına dikkatlice bakmaktan korkuyordu. Evet, açıkça korkuyordu. Camdan yansıyacak cesetlerin görüntüsünden korkuyordu.

Etrafında, ondan talimat bekleyen terör timlerinin komutanları varmış ve onlara korktuğunu belli etmemek istermişçesine, dik durmaya çalıştı. Ancak, daha fazla ilerleyemedi. Geri de dönemiyordu. Olduğu yerde uzunca bir süre donakaldı.

Neden sonra, yanındaki masayı fark etti. Masadaki bardaktan bir yudum su içmek istedi. Bardağı ağzına götürdüğünde, burnuna keskin bir kan kokusu geldi. İçemedi. Bardakta su bulunduğundan emin değildi fakat, emin olmak için bardağa da bakamıyordu.

Kirpikleri birbirine geçercesine sımsıkı gözlerini yumdu. Ortalık mahşer yeri gibiydi. Binlerce yaralı bebek, çocuk, kadın, ihtiyar, kan kaybederek üzerine üzerine geliyorlardı. O suyu içemezsin! diye bağrışıyorlardı. İçemezsin! İçemezsin! Sen yeterince içtin ..! Kulakları uğulduyordu. Elindeki bardağı el bombası gibi duvara fırlattı.

Bardak, duvarda parçalandı. Ama ülke parçalanmamıştı. O kadar kolay değildi. Artık, hiçbir şey düşünemiyordu. Dudakları kıpırdadı ve belli belirsiz şunları fısıldayabildi: "İşte, nihayet kendimleşiyorum galiba...".

Uyandığında sırılsıklamdı. İçinde yine tarifsiz bir sıkıntı vardı. Bir beton bloğu bütünüyle yutmuş gibi midesi kaskatı kesilmişti.

Yavaş yavaş kendine geldi ve birden, Türk Devletinin teminatı altında olduğunu hatırladı. Türk Devletinin çatısı altında yaşayan bir Türk'ün belki de hissedemediği kadar kendini güvende hissetti. Şu anda, herhangi bir şehit çocuğunun teminatı yoktu belki de, ama onun vardı.

Devletinin aleyhinde, bugüne kadar belki de hiçbir vatandaşın yapamadığı kadar, ihanette bulunmuş ama, en sadık vatandaşlara bile sağlanamayan himayeye ve huzura kavuşmuştu.

Atatürk'ün sözlerini düşündü: "Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, siyasi emellerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler."

Bir an, içini yine tarifsiz bir korku kapladı. Atatürk'ün bu sözlerini ya anlayan birileri çıkarsa Türkiye'de. Ama sonra gülümsedi. Kendini rahat ve mesut hissetti. Evet, bugünkü mecliste birkaç Atatürkçü vardı ama, "Atatürk ve Atatürk'ün Meclisi" olsaydı, asılma kararım kesinlikle onaylanmıştı şimdiye dek, diye düşündü. Çünkü, Atatürk, o güzelim şehitlerin, o canım şehitlerin kıymetini herkesten daha iyi bilirdi.

Ne diyordu Atatürk: "Çanakkale'de siperler arasındaki mesafe 15 metreydi. Askerlerimiz birazdan şehit olacaklarını biliyorlardı. Ancak, hepsi, huzur içerisinde açmış Kuran okuyorlardı. Yüzlerinde en ufak bir korku emaresi görülmüyordu. İşte, Çanakkale Zaferini de, İstiklal Harbini de bize kazandıran ruh, bu ruhtu."

Atatürk'ün sözlerinin gerçekten etkileyici olduğunu düşündü. Atatürk'ün sözünü ettiği o ruh ve o ruha sahip insanların yetiştirilmesi, iyi ki önleniyor artık bu ülkede diye sevindi. Atatürk, "Çanakkale Zaferini bize kazandıran ruh"u anlatırken, bir "Avrupa Birliği"nden, daha doğrusu Avrupa Birliklerinden bahsediyordu aslında. İngiliz'i, Alman'ı, İtalyan'ı kısacası yedi düvele karşı kazanılmamış mıydı Anafartalar Zaferi?

Atatürk, Türk askerlerinin "Avrupa Birliği"nden korkmadığını anlatıyordu bir anlamda. Birden, 10 Kasım törenlerinde "Harbiyeli"nin tek yürek halinde haykırışı geldi aklına. 10 Kasım törenlerinde, her yıl sembolik olarak yoklama yapılır ve Atatürk'ün, Harbiye talebesi iken yaka numarası olarak taşıdığı 1283 rakamı okunduğunda, Harbiyeli, hep bir ağızdan "İçimizde!" diye haykırırdı.

İdam kararını meclis onaylamazsa eğer, şehit ailelerinin "Ne mutlu Türk'üm diyene" yerine, "Ne yazık ki Türk'üm" diye haykırmaya başlayacağını ve bu seslerin duymazdan gelineceğini hayal ederek kendini mesut hissetti.

Evet, "Mesutum" diye mırıldanarak derinden iç geçirdi. Tüm bu düşüncelerden sonra, gördüğü kabusu unuttu ve az önce düşündüklerinin aslında artık şehit yakınlarının "Kabusu" haline geldiğini hatırlayarak iyice mesut oldu.

Evet, terörist artık mesuttu...


YORUM - SON SÖZ:

Millet Devleti, Devlet Milleti karşılıklı denetleyebilir. Bu olur.

Sadece Millet Devleti denetlerse, bu da olur.

Sadece Devlet Milleti denetlerse, işte bu olmaz.

Sultan Vahdettin döneminde, Devlet Milletin denetiminden çıkmıştı.

Devlet, Milletin denetiminden çıkınca, başka Devletlerin denetimine girmesi söz konusu oldu.

Bu durumda, Millet, "Kendi Devletini" yıktı ve yine "Kendi Devletini" kurdu.

Cumhuriyeti kuranlar, Osmanlı subaylarıydı ..! Tarihi paradoks...

Tarih tekerrürden ibarettir...

Devlet, tekrar Millet denetimine girmişti.

Zamanla Millet, Devletini denetleyemez hale getirildi.

Zamanla Devlet, Milleti iyice denetler hale geldi.

Hatta Devlet, Millete pek çok şeyi yasakladı ve Milletini susturdu.

Devletin kasasını Millet denetleyemedi, başka Devletler ve başka Milletler denetledi.

Tarih tekerrürden ibarettir...

Devlet, Millete yol, su elektrik, altyapı sağlar. Milletin kültürüne düşman olmaz.

Devlet, Millete altyapı getireceğine, Milletin kültürünü değiştirmeye çabalarsa, enerji ve kaynak israfı olur.

Milletin medeni olamamasının altında yatan şey, kültürü değil, altyapının bir türlü sağlanamayışıdır.

Altyapıyı Devletin sağladığı her alanda, bu Milletin evlatları hep final oynar...

Medeniyet, medeni yaşamak demektir.

Medeni yaşamak isteyenin kendi kültürünü inkar etmesi gerekmez.

Yani, iletişimde telefon, bilgisayar kullanmak, ulaşımda otomobil, uçak kullanmak medeni olmaktır.

Dumanla haberleşen, at arabasıyla ulaşan "medeni" değildir.

Telefonla haberleşen ve telefonu açınca "Selamün Aleyküm" diye söze başlayan hem medenidir, hem de kültürüne bağlıdır.

Telefonla haberleşen ve telefonu açınca "Haaayyy..." diyen, "Çaaavvv..." diyen, hem medenidir, hem de kültüründen uzaklaşmıştır. "Selamün aleyküm" diyenleri de yadırgıyorsa, belki de başka bir kültüre yaklaşmıştır.

Türk, kültürüyle tanınmayacak hale geliyorsa, geriye ırkçılık kalmaz mı?

Türklüğümüzü, ancak ırk özelliklerimizle mi ortaya koyabileceğiz.

Demek ki "Ortak-üst (ırklar üstü) Türk Kültürü"ne düşmanlık yapanlar, insanlarımızdaki "Ortak Türk Kültürü" ortadan kalkınca "Irkların" ve "Irkçılığın" açığa çıkacağını düşünemiyorlar.

Uçakla ulaşan ve uçağa binerken sağ ayağıyla ve besmeleyle binen, hem medenidir, hem de Türk-İslam ortak kültürüne bağlıdır.

Muasır Medeniyete ulaşmak, kendi Kültürüne düşman olmayı gerektirmez.

Haberleşmede en son cep telefonu teknolojisinden istifade eden, hatta o teknolojiyi kendisi geliştiren Japon, konuşurken üstünde "Kimono" taşıyorsa, hem medenidir, hem de kültürüne bağlıdır.

Yemeğini ısıtırken mikrodalga fırın kullanan Japon medenidir, ısıttığı yemeği yerken çubuklarla yiyorsa kültürüne bağlıdır.

Bu bütün dünyada normal bir durum olarak karşılanır.

Bunu bir tek "Bizimkilerin" aklı ve mantığı almaz.

Ama, Millet, kendi kültürünü, başka Devletlere karşı olduğu kadar, gerekirse, kendi denetiminden çıkmış olan, kendi Devletine de karşı da korur.

Buna hakkı var mıdır? Vardır...

Bu yasal mıdır? Yasama organı Meclistir. Meclisi Millet oluşturur. Yani, öyle veya böyle yasaldır.


Tarih tekerrürden ibarettir...




FastCounter

 

Hit Counter

  Anadolu Türk İnterneti

 

Güncelleştirme : 2013-05-11