Header $articleheadline_he$ "ArticleHeadline" Detay Sayfa Header

 

 

     

 

 

 
2013-05-11

Detay Sayfa

Tüm Dosyaların Listesi

News Database Template Page Example

Atina'da torun "Yakub Cemil"

7/7/2001 - 11:00 - Atinİlgili Bağlantı Yorumlar Bu Yazıyı Bir Tanıdığına Yolla Bu Yazıyı Yazdır  

      

Soner Yalçın tarafından kaleme alınan "Teşkilatın İki Silahşoru" kitabının "Atina'da torun 'Yakub Cemil' " bölümü:


30 ekim 1984. İstanbul Çınar Oteli'ndeyiz.

Otelde son iki hafta hedefin fotoğrafları üzerine yoğunlaştık. Saçında kaç tel var, hangi peruğu ku11anırsa yüzü ne hal alır, gözlüklü gözlüksüz montajlı fotoğrafları...

Favorili favorisiz, bıyıklı bıyıksız, saçları yandan ayrı1ı, ortadan ayn1ı, kaküllü, akla gelebilecek her hali...

Ne yer ne içer, içkiden hoşlanır mı, nerelere gider, ne giyer? ..İstihbaratı yapılan tüm bilgileri kafamıza kazıdık...

Hedefin analizi yapıldıktan sonra iş bize geliyor.

Kimlikler, pasaportlar, uçak biletleri, otel rezervasyonları, oda numaraları, gidilecek lokantalar, gece kulüpleri, barlar, otele hangi misafirlerin geleceği, tanışma kodları... Hepsini son olarak bir bir gözden geçirdik.

Ankara'da çalışmıştık. İstanbul'da bir daha gözden geçirdik.

Gerginliğimiz her saat her dakika biraz daha artıyor.

Bugün artık son konuşma toplantısı.

Odada; Yılmaz Ağabey, Mehmet Ali Ağabey[2], "Akrep"[3] ve ben varız. Dört kişiyiz...

"Bu adam bunların beyni, her şeyi. Bu tavşanlar[4] bunsuz hiçbir şey yapmıyorlar. Topal'ın (Murat Topalyan) bütün parası bunda. Örgütün paralarını idare eden Topal bunu ABD'ye istemiyor. O da bunun farkında. Orly Katliamı'ndan sonra Fransa da bunu istemiyor. Avrupa'da da barınamayacağını anladı. Artık oranın tamamen kontrolümüze girdiğinin farkında. Tek istediği Atina'daki oteli almak ve sevgisiyle birlikte işletmek. Hesapları bu. Kadın Pire'de oturuyor."

Yılmaz Ağabey günlerdir söylediklerini bıkmadan usanmadan bir kez daha tekrar ediyordu. Ancak son sözlerini ilk kez söylüyordu:

"Bu senedin ödenmesi gerekiyor. Yukarısı 'Her ne pahasına olursa olsun' diyor. Gerekirse üçünüz de gömülün orada, ama borcu ödeyin. Bu son işiniz. Allah kolaylık versin."

Yaşlı kurdu o güne kadar bir konuyu bu şekilde kesin istiyor havasında görmemiştim. Hep "Bizim için sizin canınız her şeyden önemli" diyen adam bu değildi sanki.

Üçümüzü de öperek gitti. Kapıdan çıkarken alışkanlıkla, asker selamını vermeyi de İhmal etmedi!

Planı ezberledik artık.

Birer gün arayla ineceğiz Atina'ya.

Hepimizin "efsanesi"[5] hazır.

İlk "Akrep" gidecek, uçağa pazar günü binecek.

Irak pasaportunu kullanıyor. Tıbbi alet alım satımıyla uğraşan bir tüccar o.

Pazartesi ben, salı günü Mehmet Ali Ağabey binecek. Mehmet Ali Ağabey'de Libya pasaportu var. Büyük tankerlerin mazot depolarını temizleme işi yapıyor.

Ben, ayçiçeği tüccarıyım. Ürdün pasaportu taşıyorum. Beyrut, Paris, Suriye, Amsterdam ve birçok Avrupa şehrine hep "Yakub Cemil" isimli pasaportla giriş yaptım. Pasaportumda yine aynı isim var.

Niye "Yakub Cemil?"

Çünkü o benim dedem!

"Yakub Cemil" isimli pasaportun cebimde olması bana manevi bir güç veriyor...

Mehmet Ali Ağabey en kıdemlimizdi. Biz ona "Büyük Çiftçi" derdik. Kelle alana, yani tetiği çekene biz 'Teğmen" veya "Çiftçi" deriz.

Bu isimler bizlere yıllar öncesinden miras kalmıştır. İttihat ve Terakki'nin vurucu gücü, fedailer müfrezesi Teşkilatı Mahsusa'ya[6] biz kısaca "TM" derdik. 'Teğ-Men" kodu oradan geliyor.

Teşkilatı Mahsusa'nın ambleminde çift ay vardır. "Çiftçi" adı da buradan kaynaklanıyordu.

Mehmet Ali Ağabey kıdemlimiz olduğu için ona "Büyük Çiftçi" derdik.

Bana ise takı1ırlardı, biraz kilolu olduğum için "Irgat" derlerdi!

Bazen takılmak için Teşkilatı Mahsusa'nın amblemindeki ay nedeniyle, "Büyük Ayı" dedikleri de oluyordu. Bu da iri cüssemden kaynaklanıyordu!

"TM"nin bizim için ikinci anlamı ise 'Türk Malı"ydı! Avrupa'da Ermenilere ait işyerlerinin kepenklerine boyayla "TM" yazardık. Nasıl korkarlardı. Anlarlar ki, ASALA'ya yardım ettiklerini biliyoruz ve enselerindeyiz. Günlerce dükkanlarını, mağazalarını açamazlardı.

Bir gün Viyana'da, "Büyük Çiftçi"yle birlikte sağlık malzemeleri satan bir mağazadan protez aldık, yani plastik takma ayak. Bir benzin istasyonuna gidip oradan da yağ aldık. Sırada lokanta vardı.

Avustuıya1ılar az pişmiş bifteğe bayılırlar. Biz de az pişmiş bir biftek aldık, etin üzerinde daha kanları duruyordu. Yağ ve bifteği, protezin etrafına sarıp Viyana'da çıkan bir Ermeni gazetesine gönderdik. Tabii paketin üzerinde 'TM" yazılıydı.

Bu Ermeniler abartmayı çok severler, haberi manşetten verdiler, 'Türkler bize kopmuş ayak gönderdiler" diye!..

Avrupa ülkelerinin bazı istihbarat örgütleri yazışmalarında, Teşkilatı Mahsusa'nın yeniden kurulduğunu bildiriyorlardı...

Avrupa günlerini daha ayrıntılı anlatacağım. Çok komik olaylar da başımıza gelmedi değil. Paris'te istihbarat örgütlerinin yapamadığını, Mazhar-Fuat-Özkan adlı grubun solisti Mazhar Alanson yaptı; bir lokantada bizim Türk olduğumuzu anlayıverdi!

Hatırladıklarımın hepsini anlatacağım.

Şimdi tekrar İstanbul'daki Çınar Oteli'ne dönelim.

"Büyük Çiftçi" yani Mehmet Ali Ağabey, düğmeye basıldıktan sonra babasını bile tanımazdı. Her şeyi unuturdu. Ne olduğumuzu, kim olduğumuzu, her şeyi... Biz öyle değil miydik sanki?. Biz de aynen onu taklit ederdik, her şeyi unutmaya çalışırdık. Bundan önce bir hayatımız olmamış gibi.

Operasyonun düğmesine basıldıktan sonra yeni bir hayata başlıyorduk, sıfırdan.

Mehmet Ali Ağabey dizime vurarak yanımdaki koltuktan kalktı. Ben de hemen toparlandım.

Veda zamanı gelmişti. Yine yan yana olacaktık ama birbirimizi tanımayacaktık. Sadece mesajlarla haberleşeceğiz.

"Akrep" de ayağa kalktı. Duygusal bir ortam oluştu. Bu işin ucunda ölüm de var, birbirimizi bir daha hiç görmeme de.

Sarıldık öpüştük.

Sağ ellerimizi kalbimizin üzerine koyduk. Bu Teşkilatı Mahsusa'nın selamıdır; "Ölünceye kadar beraberiz" demektir.

Sanki ilk eyleme gidiyormuşuz gibi heyecanlandığımı hissettim.

Mehmet Ali Ağabey, tam kapıdan çıkarken her zaman yaptığı gibi döndü, "Allah utandırmasın!" dedi ve kapıyı kapatıp gitti.

Odada "Akrep"le ikimiz kalmıştık.

"Akrep" gülerek, "Ben ABD'de bir yıla yakın kaldım. Adamların amiri de, memuru da makine gibi. Bir de bize bak, çocuk gibiyiz" dedi.

"Öyle" dedim, sesim titreyerek.

"Akrep" bizden daha soğukkanlıydı, ne de olsa o temelden askeri bir eğitim almıştı.

Sonra hep yaptığımız seremoniye başladık; tıpkı İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin üyeleri gibi.

Küçük bayraklarımızı çıkardık. "Akrep" asker Beretta'sını bayrağın üzerine bıraktı. Ellerimizi silahın üzerine koyduk. Ant içtik:

"Bütün TM'ler için, bütün Kuvvacılar için; ya bitireceğiz, ya gömüleceğiz Atina'ya..."

"Akrep" de benim gibi "belci" !

Bizde gelenektir, Teşkilat-ı Mahsusa'dan kalmadır; iyi silahşorlar tabancalarım, -hani pehlivanların güreşirken ellerini soktukları - kuyruksokumunda bulundururlar. Bunlara "belci" denir. "Belci" her daim tabanca çekmez. Bir kere çeker ve mutlaka gereğini yapar.

Mehmet Ali Ağabey boyun, omuz ve koltuk altından geçen üçlü askıyı kullanıyor. Yani "diplomat".

Tabancası da benden farklı. Toplu tabancaları seviyordu. Smith Wesson kullanırdı. Kolay kolay tutukluk yapmaması hoşuna giderdi. Hiç üşenmez, mutlaka her 24 saatte bir temizlerdi. Bu temizleme işi Beyrut'ta az kalsın başımızı belaya sokacaktı...

Ben baba yadigarı Browning'i tercih ederim. Şarjörü , biçimi kuyruk sokumuna uygundur, tam oraya oturur yani.

"Akrep"le de vedalaştık.

Odamın köşesinde duran Mehmet Ali Ağabey'in valizi ile kendi valizini aldı. Ben de benim küçük valizi öpüp, alnıma koyduktan sonra "Akrep"e uzattım.

Valizlerde operasyonda kullanacağımız silahlarımız vardı.

Benim valizde bir de dedem Yakub Cemil'den miras kalan kama bulunuyordu.

"Malzemeleri" koyduğumuz valizlerle gitmeyecektik tabii ki Atina'ya.

Onları bize "çöpçüler" ulaştırırdı.

Operasyondaki silahşorlara lojistik desteği sağlayanlara biz "çöpçü" deriz. Bilgi toplama ve yorumlama işi de onlardadır .Haberleşmeyi de onlar aracılığıyla yaparız.

Bunlar bizim peşimizden hiç ayrılmaz. Bir günde neler olduysa mutlaka bunun "ceride"sini, yani raporunu yazıp merkeze bildirirler.

Hayatın onlara emanettir. Mehmet Ali Ağabey Beyrut'ta yaralandığında bir "çöpçü" onu hayata döndürdü, doktor gibi baktı.

Gurbetle ölürsen sana yine "çöpçü" sahip çıkar, sıradan bir vatandaş gibi kimsesizler mezarlığında nereye gömüldüğünü takip eder. Çünkü ailelere şehit arkadaşın yerini söylemek gerekir.

Kaç arkadaşınız dünyanın birçok yerindeki kimsesizler mezarlığına defnedilmiştir bilir misiniz? Kaç aile yılda bir kere şehitlerinin mezarlarını ziyaret için yurtdışına çıkar? Bunları kimse bilmez, en yakın aile dostları bile...

"Çöpçüler" tek gezerler. Tıpkı silahşorlar gibi, "çöpçüler" de kendi aralarında örgütlenirler, görev bölümü yaparlar. Biz onlarla çoğu zaman sadece parolalarla anlaşırız.

KGB "çöpçü"ye "dubok" der. Onlardaki adlandırması bu. Sanıyorum CIA ve MOSSAD'da "çöpçü" yok.

"Akrep" valizleri İstanbul'da "çöpçü" bir arkadaşa verecekti. Valizleri her zaman olduğu gibi onlar getirecekti. Onların bazen diplomatik dokunulmazlıkları oluverirdi!

Pazar günü sessiz sedasız uğurladım "Akrep"i Yeşilköy'den. Birbirimizi sadece uzaktan gördük. Bir kez göz göze geldik. Yurtdışında olsa böyle bir şeyi imkanı yok yapmayız. Ama ülkemizde olduğumuz için rahatlık. Ekibin birbirine böyle duygusal yönden bağlanmaları her zaman iyidir aslında.

Otele döndüm. Yemek yemeyi çok seven biriyim. Ama iştahım yoktu, biraz atıştırdım. Adama çıktım. Marmara Denizi'ni seyrettim, sahilde kimsecikler yoktu. Hava pusluydu. Sonra televizyon seyredip uyudum.

Pazartesi günü öğleden sonra bindim Atina uçağına. İstanbul aktarmalı bir Arap uçağıydı. "Çöpçü"ler bu işi hakikaten iyi biliyor. Eh bende de Ürdün pasaportu var, Atina' da fazla başımız ağrımaz. Ama ben oldum olası ne bu Arapları, ne de uçaklarını sevdim. Uçağa girer girmez, başımı dayadım koltuğa, biraz dalmışım, kemer takmam için ikaz ettiler.

Adım gibi biliyordum. Uçağa binene kadar "Büyük çiftçi" havaalanındaydı. Bizim görmemizi istemez ama illa ki kuytu bir köşeden sessizce uğurlardı.

Ölürsem diye hiç düşünmedim ne Beyrut'ta, ne Paris'te ne de Avrupa'nın yukarılarında. Bu sefer bir şeyler var içimde, hissediyorum. Ama ne bilmiyorum. Bir şeyler olacak gibi...

Kapadım gözlerimi. Hiç aklımdan çıkaramadığım rahmetli babam ve dedem Yakub Cemil geldiler gözlerimin önüne.

Yakub Cemil Dedem az konuşurmuş, Mısırçarşısı'ndan Fatma diye bir kadını sevmiş, ölesiye. Evlenmişler ama çocukları olmamış, ayrılmışlar.

Yakub Cemil Dedem kahretmiş, Fatma Hanım da öyle.

Çok sonra Fatma Hanım'ı babam bulmuş Çengelköy'de; sonradan bir başkasıyla evlenmiş, çocukları olmuş. Babama demiş ki: "Yakub gibi mert, sözünün eri bir yiğit bir daha dünyaya gelmez."

Dedem de sonra Nevver'le evleniyor. İki kızı oluyor. Babam, "Korktum da" derdi, "senin adını Yakub koymadım. Kaderin benzesin istemedim".

"Nüfusta adım Yakub değil ama, bak her yere 'Yakub Cemil' kimliğiyle girip çıkıyorum baba" diye mırıldandım kendi kendime.

Gözlerim kapalı ama ağzımda hep bir cümle var, Yakub Cemil Dedem kapatıldığı Bekirağa Bölüğü'nden gönderdiği son mektuplarında hep bu cümleyi yazıyormuş:

"Ölüme yaklaşmasını bilirim, çünkü ölüm yaklaştıkça kaçar,"

Lisede, üniversitede herkes Che Guevara'nın "Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin..." sözlerini ağzından düşürmezken, ben o sözlere hiç alışamadım. Özellikle üniversitede okurken cenaze törenlerinde kim Che'nin sözünü haykırsa benim aklıma hep Yakub Cemil Dedemin sözü gelirdi:

"Ölüme yaklaşmasını bilirim..."

Atina Havaalanı'na indiğimde havada hiç de ölüm kokusu yoktu. Havaalanı mevsimin son günlerini kaçırmak istemeyen turistlerle doluydu.

Artık kendimi zorlamadan rahat bir görüntü sergiliyorum. Pasaport kontrol uyruğu oldukça uzun. Esmer memur pasaporta doğru dürüst bakmadan damgayı vuruyor,

Havaalanından çıktım. Ne yapacağım ezberimde. Taksi çağırıp, gideceğim otelin adını söyledim.

Hilton Athena.

Rezervasyonum yapılmıştı. Odam bile belliydi, Temiz yüzlü bir Yunan delikanlısıyla çıktık odaya. çocuğa ne iyi ne de kötü sayılabilecek bir bahşiş verdim.

Alışkanlık işte, sağı solu iyice yokladım. Sonra pencereyi açıp bağırmak geldi içimden: "Akrep burası temiz!"

Çantamı açtım, hem garsonlar hem gelecek temizlikçiler görsün diye evrakları masamın üstüne yaydım.

Belgeler ayçiçeği üzerine. Aslında şaka maka derken iyi bir ayçiçeği uzmanı olmuştum.

Karadeniz'in şirin şehri Ordu'da on beş gün bir soya fabrikasında "kurs" görmüştüm. İlk gün öğrendiğimde bayağı şaşırmıştım, ayçiçeği yağının ayçiçeğinden değil fındıktan üretildiğini. Fındık çamurunun ne olduğunu bile bilmiyordum. Hey gidi günler..

Odadaki masanın üzerine, "numune tahlilleri", "protein durumları",

Ürdün'deki fabrikanın banka dekontları vb her şeyi yaydım. Yunanistan'daki bağlantılar olmazsa Bulgaristan'dan bile yağ talebim olacaktı.

Odanın sağlam olduğuna karar getirip bir sigara yaktım. Televizyon seyretmeye başladım.

Yatakta ne kadar kaldım hatırlamıyorum, gece yarısını biraz geçe beklediğim telefon geldi. "Akrep" gayet güzel İngilizce'siyle, "Room servis iyi geceler... 609 numaraya, portakal suyu ve bir karışık sandviç..." dedi.

Ben o daha sözünü bitirmeden sinirli bir ses tonuyla hemen cevap verdim: Beyefendi yanlış numarayı çevirdiniz, burası 504 numaralı oda."

"Affedersiniz" dedi.

"Önemi yok" dedim bozuk İngilizce'mle.

"Akrep" geldiğimi ve oda numaramı teyit etmişti. Ben de onunkini.

Plan şimdilik eksiksiz uygulanıyordu.

Salı sabahı kahvaltıdan hemen sonra otelden çıktım. Cuma günü toplanılacak yeri görecek, hem de "Doktor V."yle tanışacaktım. Evegelismos Hastanesi otele çok uzak değildi. Kolay buldum. Ankara'daki saha çalışmalarında bunların hepsini numaralamıştık.

"Doktor V." hastane kapısında bekliyordu. Otelden çıkmadan sağ elimin avcuna küçücük bir yıldız çizmiştim.

"Doktor V." "Hoş geldiniz" deyip elini uzatırken avcunu özellikle bana doğru tutarak hilali gösterdi.

"Hoş bulduk" deyip elini sıktım. Ay-yıldız avuçlarımızdaydı.

Hastahanenin ana binası dışında, bahçe içinde, küçük bir yer vardı, oraya girdik .. "Doktor V." cebinden aceleyle, üzerinde "National Technical University" yazısı bulunan kimlik kartına benzer bir şey çıkardı.

Kartta ayrıca, 'Tıbbi malzemeler ithal ve alım satımı" gibi İngilizce bir şeyler de yazılıydı.

"Doktor V." kartı uzatırken, "Akrep, cuma günü bu kartvizitle gelsin" dedi. "Sen bir daha hastaneye gelme, Akrep, bu kartla istediği gibi gelebilir" diye ekledi.

Kartı aldım. "çantayı gör" dedi. Siyah, orta boy bir doktor çantasıydı.

Kesik kesik konuşmaya başladı. "Bana iyice bak" dedi; baktım, beynimde resmini çekmiştim. "Tavşan Pire'de bir tavernada şarkı söyleyen kadına aşık. Aslında iki kadını birden idare ediyor ama bu şarkıcıya tutkun. Her salı günü mutlaka geliyor. Ben de Pire de oturuyorum. Tavşan'la çoğu zaman birlikte yolculuk yapıyoruz. Hep birinci vagona biniyor. Tavşan'ın kadından dönüşü 16.05 treniyle. Saat 17.00' de Atina'daki otele yetişiyor.

Son duyduğuma göre örgütünün uyuşturucu parasıyla Atina veya Pire'den otel alacakmış. Pire onlar için çok önemli, limanı kontrol etmek istiyorlar. Kıbrıs'tan gelen beyaz (uyuşturucu) direkt buraya geliyor. Tavşan, işin buradaki beyni."

Hedefin operasyondaki kodu "Tavşan"dı!

"Tavşan'ın saatleri hiç değişmiyor mu?" diye sordum. "Bugüne kadar hiç aksatmadı. Saat 17.00-17.30 arası Beyrut'la konuşuyor."

"Peki tren o saatlerde kalabalık olmuyor mu?"

"Tren şefi tamam, o artık bizim adamımız. O peron o gün arızalı gösterilecek. Ama Tavşan bunu göremeyecek!"

"Her şey tamam" dedim. Kelimesi kelimesine olmasa bile bütün konuştuklarımız Ankara ve İstanbul Çınar Oteli'ndeki son çalışmalarımızdaki gibiydi.

El sıkıştık. Giderken, "Paris işi çok iyiydi" dedi.

Güldüm, "Atina da çok iyi olacak Doktor" dedim, hastaneden ayrıldım.

Otele geldiğimde resepsiyondaki delikanlı bana bir not olduğunu söyledi. Daha doğrusu bir resim galerisinin kartıydı bu. Mesajı almıştım.

Yürüyerek hemen galeriye gittim. Zaten otele yakındı. "Akrep" oradaydı. Ancak birbirimizi tanımıyor gibi davrandık. O sağdan, ben soldan galeriyi gezerken bir ara bir tablonun önünde yan yana geldik. Bu ara doktorun verdiği kartı teslim ettim.

Ayrı ayrı çıkıp otele geldik.

Çarşamba dinlenme günümüz. Herkes kendi çapında, takipte miyiz diye çevresini kollayacak.

Çıktım, Atina sokaklarında dolaştım, turiste benziyorum. Gözlerim de radar gibi. Bir iki numara çektim, takip ediliyor muyum diye.

Temizdim.

Atina'nın Plaka diye bir semti var, genelde gece kulüpleri falan buradadır. Plan gereği, perşembe akşamı saat 22.00 gibi Byzantino isimli kulüpten içeri girdim. Baktım, Mehmet Ali Ağabey tiril tiril takımları çekmiş, bıyıklar gitmiş, bir köşeye kurulmuş.

İnsan nasıl bu kadar değişir fizik olarak, o akşam şahit oldum. Mehmet Ali Ağabey'in başının iki yanındaki kalan saçları artık beyaz değil simsiyahtı. Kalın çerçeveli simsiyah gözlükleri, alınmış kaşları ve çekilmiş gibi duran gözleriyle Çinlilere benziyordu. Çinlilere özenen bir Arap! Pasaportunda Libya vatandaşı olduğu yazılıydı çünkü.

Kulüp çok kalabalık değildi. Yanına yaklaşıp bozuk İngilizce'm1e "İyi akşamlar" deyip yanına çöktüm.

"Ne iş Ağabey, bu ne hal?." dedim.

"Bir zamanlar çok gezdim buralarda" dedi, "ne olur ne olmaz."[7]

Az sonra "Akrep" kulüpten içeri girdi. Güzel İngilizcesiyle "Merhaba" deyip yanımıza oturdu. Atina'da tanışmış üç Arap turist gibiydi görünümümüz.

"Büyük Çiftçi" konyak ve çerezini söylemişti. "Ne alacaksınız?" dedi, ikimiz de "Uzo" dedik. "Şekerli gelir size" dedi. "Ağzımız tatlanır" dedim.

Başladık Atina'nın güzelliklerinden konuşmaya. Daha çok Mehmet Ali Ağabey ile "Akrep" konuşuyordu. İngilizcem yeterli olmadığı için ben ara sıra giriyordum sohbete.

Laf aralarında Mehmet Ali Ağabey ne yapılacağını fısıldıyordu:

"Yarın öğlene kadar Pire-Atina tren hattında iki üç defa gidin gelin. Öğleden sonra ortalıkta gözükmeyin, otelde kalın.

Cumartesi günü öğlen arkeoloji müzesinin kafeteryasına gelecek bir 'çöpçü' arkadaş alışveriş saatini ve gününü söyleyecek."

Gece yarısına doğru dağıldık. Fazla içmemiştik ama sarhoş olmuş gibi davrandık. Üç Arap turist sallana sallana kulüpten çıktık.

Cuma günü gittik geldik Pire-Atina hattında. Atina'nın merkez istasyonundan bir önceki istasyonda inecektik. Deligiarini diye bir yer.

Alışveriş oraya gelmeden önce bitmiş olacaktı.

Pire-Atina arasında gide gele yoldaki ağaç sayısını bile ezberledim. Üstelik matematiğim de hiç iyi değildir.

Öğleden sonra, söylendiği gibi otelden çıkmadım, balkonda, cılız güneş altında bira içtim. Akşam yemeği için otelin lokantasına indim sadece.

Cumartesi sabah erkenden kalktım. Kahvaltımı yaptım. Odama çıkıp öğle olmasını bekledim.

Öğle saatlerinde "Akrep"le arka arkaya otelden çıktık. Omonia Meydanı'ndaki üniversitenin hemen üzerinde, hastane yakınındaki arkeoloji müzesine gittik.

"Çöpçü"yle tanıştık. Yanımıza geldi ve parolaları nereye koyacağını söyleyerek çekip gitti. Düzgün bir adamdı. Yunanlı gibiydi. Zaten Yunanistan'da çalışmak hep kolay olmuştur. Fiziksel olarak birbirimize çok benzeriz!

Pazar günü erken saatte Pire'ye gittim. "Çöpçü"nün bıraktığı mesajı alacaktım. Astoriya Oteli'nin karşısındaki merdivenden inip oradaki umumi tuvalete girecektim. Dördüncü kabinin içine girip, duşu sökerek içindeki mesajı alacaktım.

Öyle de yaptım. Aceleyle mesajı okudum ve şaşırdım: "Namazdan sonra!"

Ne demekti şimdi bu?. Hani salı günü geliyordu Pire'ye. Mesaja göre cuma günü öğleden sonra geliyordu. Bizde "namazdan sonra" demek" "cuma öğleden sonra" demektir.

Döndüm otele. Haberi ulaştırdım, Mehmet Ali Ağabey ile "Akrep"e.

Hangi işimiz doğru gitmişti ki!

Bekleyecektik. Dikkat çekmemek için Yunanistan'ın çeşitli yerlerine dağıldık. Kimimiz Pire'ye, kimimiz biraz yol kat edip Selanik'e...

Belirlenen günlerde o umumi tuvalete gidip mesaj alıyorduk "çöpçü"den.

En büyük korkumuz doğal olarak, takip edilmemizdi. Bunun kursunu da görmüştük yıllar önce. Arkasından birinin gelip gelmediğini öğrenmek için postaneye veya pastaneye gireceksiniz. Aniden taksiye bineceksiniz veya otobüse. inip tekrar- bineceksiniz. Karşıdan karşıya geçerken çevrenize pür dikkat olmanız gerekiyor. Biz gördüğümüz şahsı kolay unutmayız.

Caddede yürürken aniden dönüp ters istikamette gidebilirsiniz. Ama hiç unutmamak gerekir ki sizi takip edenler grup gruptur. Biri bırakır, biri alır.

Tüm dünyada şirketlerin (istihbarat servislerinin) en önemli bölümüdür, kontrespiyonaj. Yani karşı casusluk birimi.

Atina'da dikkat çekmeden dolaşırken, fotoğraflarını bile görmediğim iki kişinin adı hep aklımdaydı. Atina Büyükelçiliğimizin idari ataşesi Galip Özmen ve 14 yaşındaki gencecik kızı Neslihan Özmen. 1980 yılının 31 temmuzunda Atina' da ASALA tarafından öldürülmüşlerdi.

Ataşenin eşi Sevil Özmen de ağır yaralanmıştı. Akşam yemeğinden dönen Özmen ailesi evlerine girecekleri sırada, çoluk çocuk kurşun yağmuruna tutulmuşlardı. Belki bu iki ismi sürekli hafızamda tutmamın nedeni kendimi operasyona hazırlamak içindi, bilemiyorum... Belki de aklıma hep kızım geliyordu ondandır. Hep kendime telkinde bulunurdum, "duygusal olma" diye...

Ermeniler konusunda, dilleri, dirileri, kendi aralarındaki farklılıkları, illegal ve legal örgütleri, onların tezleri, bizim antitezlerimiz, yani bu konuyla ilgili bir üniversite hocası kadar bilgi sahibiydim. Aldığımız eğitimin bir parçası da tarihle ilgiliydi.

Aslında her konuda eğitim aldık diyebilirim. Belki bir başka gruba kurs verdiğini sanan Özcan Köknel Hoca'dan psikoloji eğitimi bile aldık... Hemen merak etmeyin, yeri gelince anlatacağım...

O kadar yer gördüm Avrupa'da, beni en çok Yunanistan etkilemişti, Atina, Pire sanki Anadolu'da bir şehirdi. Bizden o kadar çok şey vardı ki

Yunanistan'da. Örneğin Atina'nın mahallelerinin adları... Nea Smyrna Yeni İzmir demekti, Kaisareia Kayseri, Sourmena Sürmene demekti. Pire'deki Nea İkonia Yeni Konya demekti. Örnekler o kadar çok ki, benim aklımda sadece bunlar kalmış.

Ve cuma günü geldi.

Planı "Doktor V."nin kiraladığı yazlık evinde gözden geçirdik.

"Doktor V." ve Mehmet Ali Ağabey 1 nolu vagonda, "Akrep" ile ben 2 nolu vagonda olacaktık. Aslında ben tam da 2 nolu vagonda olmayacaktım, vagonun koridorunda sigara içer bir konumda bulunacaktım.

Bol lacivert takımımı ve alışveriş (operasyon) pardösümü giydim. Malzemeler (silahlar) "Doktor V."nin doktor çantasında olacaktı. Malzemeleri Mehmet Ali Ağabey kullanacaktı. Garantiye almak istiyordu işi. Bu nedenle "Doktor V." ile "Büyük Çiftçi" aynı vagonda olacaklardı.

Pire'ye ayrı ayrı gittik.

Saat 15.40.

Pire istasyonundayız. Peronlara dağıldık. Hepsini onar metre arayla görüyorum. Pire'nin istasyonu pek büyük değil. Biz günlerce Ankara'da, Kayaş-ana istasyon arasında bunun tatbikatını yapmıştık.

'Tavşan" gözükmüyor. Pire-Atina hattında saatte üç sefer var. Birinci sefere binmemişti.

Saat 16.02.

Saati iyi biliyorum. Çünkü gözüm hep saatte. Görünürde hala kimse yok. "Çöpçü" geldi yanıma, "Seninkiler arkadan ayrılıyorlar siz de inin, herhalde bu gece "DoktorV.'desiniz" dedi.

Mehmet Ali Ağabey, -istasyonun yerin altından karşı tarafa geçen merdiveni var, oradan geçip büfenin yanına gitti. Onu "Akrep" takip ediyordu ki, gözüm birden istasyondaki "çöpçü"ye takıldı. "Çöpçü"nün ağzı bumu oynamaya başladı.

Mehmet Ali Ağabey büfenin yanındaydı, o da işaretler yapmaya başladı. Bir şeyler oluyordu, ama ne?

Kafamı istasyondan cadde tarafına çevirince ne olduğunu anladım:

"Tavşan" istasyona doğru yürüyordu, ama yolunu değiştirmiş cadde tarafından geliyordu. Trene hep 5 dakika kala biniyordu. Bu kez 2 dakika gecikmişti. Bu gecikme onun hayatını kurtaracaktı. çünkü Mehmet Ali Ağabey ile "Akrep"in trene yetişmelerine imkan yoktu. Ben trene binebilirdim ama malzemeler "Doktor V."nin çantasıydı.

İşte o anda ne olduğunu anlamadan kendimi vagona attım. Bu arada "çöpçü"nün sesini duydum:

"Ön tarafı iptal ettim, bu tarafı da ediyorum."

"Çöpçü" bir şeyler daha söylüyordu ama tren istasyondan çıkmıştı artık. Vagon tenhaydı, "Tavşan" ise tedirgin.

Kendini acele vagona attığı için, "arızalıdır" yazısını görmemişti. Vagonun ön tarafında sadece yaşlı bir adam oturuyordu.

Herhalde o da yazıyı okumamıştı.

Vagonda yavaş yavaş ilerleyip tam "Tavşan"ın karşısına oturdum.

Rahatsız oldu.

Latince bir atasözü vardır, "Et post eoticem seda atracura" diye; yüzüne baktım ve gayet soğukkanlılıkla Latince olarak bu atasözünü söyledim. Anlamı şuydu: 'Ve kader atımızın kuyruğuna bağlıdır."

Suratıma tuhaf tuhaf baktı. Belki de ne konuştuğumu anlamaya çalışıyordu.

"I don't understand" (Anlamadım) dedi.

"Now, you understand" (Şimdi anlarsın) dedim bozuk İngilizcemle.

Ve tam bu arada ışıklar hafif karardı...

Bu bir his midir nedir bilmem, operasyonlarda karşı karşıya gelen taraflar göz göze bakınca işin mahiyetini anlarlar. Bu Paris'te de, Beyrut'ta da böyle oldu. "Tavşan" benim o vagonda neden bulunduğumu ben girer girmez anlamıştı...

İş o raddeye gelince ben Türkçe küfrederim. Elini ceketinin yanına getirdiğini gördüğümde, üzerine atladım. Çelimsiz görünüyordu ama bayağı güçlü çıktı. Ama yumruğu suratına indirdim. Sersemledi ama o da bana vurdu. Boğuşurken kafası cama çarptı, camlar ikimizin de suratına geldi. Fırsatını bulup jartiyerimdeki kamayı çekmem saniye sürmedi.

Üzerine çöktüm...

Annem evin tek erkek çocuğu olduğum için, babamın çarşıdan aldığı tavukları kesmem için bana verirdi. Kıyamazdım tavukları kesmeye. Götürüp bakkala kestirirdim...

Göklere çıkarılan ASALA'nın bir numaralı lideri Agop Agopyan boğazı kesilmiş bir halde vagonun köşesinde öylece yatıyordu.

Bir ara gözüm ihtiyarı aradı, yoktu, herhalde saklanmıştı. Zaten gözlerim onu görecek durumda değildi, cam parçaları a1nımı kesmiş, başımdan kan fışkırıyordu.

Vagon kan gölüne dönmüştü.

Son kez Agop Agopyan'a baktım, "Döktüğün kanlara say" dedim içimden.

Her tarafım kan olmuştu. Ne kadarı benim kanım, ne kadarı onun kanıydı? ..

Kapıya koştum, imdat frenini çekip atladım. İki taklada doğruldum.

Trenin son vagonu yanımdan hızla geçip gitti. Atina'daki ana istasyona az

bir mesafe kalmıştı. Ceset birkaç saniye sonra bulunabilirdi. Hızlı hareket

etmem gerekiyordu.

Kamayı pardösümün cebine koymuştum, çıkardım, tren raylarına uzunlamasına koydum. Bir sonraki tren onu dümdüz edecekti.

Kama benim uğurumdu, dedem Yakub Cemil'in hatırasıydı. Raylara bıraktım diye hiç üzülmedim, sadece biraz içim burkuldu.

Kama vatan yolunda kullanılmıştı yıllar sonra... Pardösümün astarını yırttım. Elimi ve başımı olabildiğince sildim. Yetmezdi biliyorum. Ne olur ne olmaz diye kolumdaki siyanürleri kontrol ettim. Kavga sırasında düşmemişlerdi. Eğer yakalanırsam kullanacaktım. Bir ısırıklık işi vardı. Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde siyanürleri koluma takan doktor "inşallah bunları sen değil, yine ben çıkarının" demişti, Bunu yakında göreceğiz.

"Çöpçü"nün beni alacağı durağa 10 dakikalık yürüyüş mesafesi vardı.

Başımdan akan kanları sile sile güçlükle yürüyordum. Havanın puslu olması işime yaramıştı. Çünkü günlerce çalıştığımız planda küçük bir değişiklik olmuş, tombala bana çıkmıştı.

Ana istasyonda bekleyen" çöpçü" trenin tuhaf halinden anlamıştı "senedin" ödendiğini. Telaşla beni aramaya çıkmıştı.

Koyu yeşil otomobili ve yanan farları görününce ölmüş babamı görmüş gibi sevindim. Farların yanması parolaydı. Büyük bir Amerikan arabasıydı bu. Arabaya doğru hamle yaptım.

"Çöpçü" ve tanımadığım şoför beni hemen koltukların aşağısına yatırdılar. Üzerime kalın bir şeylerle örttüler, sonra gene bir ağırlık, üzerime son koyduklarının ayakları olduğunu anladım.

Otomobil hızla hareket etti.

Ne kadar gittik hatırlamıyorum, durduğumuzda başımdan akan kanların da durduğunu gördüm.

Larissa veya İskeçe taraflarıydı herhalde. Ağaç1ıklı bir yerdi ve hava soğuktu. Yol tenhaydı, belki bir köy yoluydu.

Beni bir titreme aldı, ne olduğunu hissetmiyordum. Belki de sahiden üşüyordum. Üstümü başımı değiştirdiler. "Çöpçü"nün yanındaki arkadaş bagajdan aldığı benzini kanlı giysilerimin üzerine dökerek yaktı.

Şans benden yanaydı, kimliklerime kan bulaşmamıştı. O arada "çöpçü" başıma kalın bir tampon koyup sardı.

İştahım yavaş yavaş yerine geliyordu, bir iki lokma bir şeyler yedim.

"Çöpçü"yle hiç konuşmuyorduk, sadece bana,"Yirmi dakika soma seni anayolda bir TIR'a emanet edeceğiz" dedi.

Otomobilde açık seyahat etmem doğru bulunmadı, yine sakladılar beni. Üzerimi örttüler yine pis kokulu battaniyelerle. İ1kinde bir şey hissetmemiştim, belki o telaşla, ama şimdi fare gibi saklanmak bana acı veriyordu. Dedem Yakub Cemil, Harbiye'den mezun olduktan soma ilk görev yeri olarak Makedonya'ya gitmişti. Onun ve arkadaşlarının, yüzyılın başında eşkıya peşinde koştukları, hürriyet için dağa çıktıkları bu topraklarda şimdi ben kaçak durumundaydım.

Yola çıktık. Kısa bir süre sonra bu kez bir TIR'daydım. TIR'ın içi bayağı karanlık ve soğuktu.

Altımdaki, üstümdeki yumuşak şeylerin salam ve sosis olduğunu anladım.

"Çöpçü"nün TIR'a binerken söylediğine göre, İskeçe'deki Fatih Camii müftüsünün lojmanında yirmi dört saat misafir edilecektim.

"Tavşan" zamanında gelseydi, herhalde bu yollardan Mehmet Ali Ağabey geçecekti. Şans işte.

Onlar ne yaptı acaba?.

Hava iyice kararmıştı TIR' dan indiğimde. Bu kez traktör arkasında kısa bir yolculuk yaptım. Ve nihayet lojmandaydım.

Birkaç saat sonra lojmana gelen tanımadığım bir "çöpçü" alnımdaki yarığı kendi yöntemiyle dikti.

Ben acıyla kıvranırken, o bana espri yapıyordu: "Merak etme 'T' şeklinde dikiyorum. Bir sonraki işinde de bu kez 'M' şeklinde dikerim" diyordu.

Hayat bazen çok acı geliyor, bu "çöpçü" arkadaş daha sonra yakalandı, bir dönem Yunanistan cezaevlerinde çok ıstırap çekti...

Yirmi dört saat dinlendikten sonra gece beni Meriç Nehri'ne götürdüler. Aslında Selanik'ten küçük motorla bizim adalardan birine çıkaracaklardı, ancak "tehlikeli olur" diye vazgeçtiler.

"Çöpçü"ye yüzerek geçebileceğimi söyledim. Israrım üzerine istemeyerek kabul etti.

Meriç'in bir tarafı çok durgundur. Oradan nehre girdim.

Gece Ol.30'dan 04.20'ye kadar yüzdüm.

İzmir'deki eğitimde en iyi yüzen bendim. İyi de dalarım. Ancak belki de çok kan kaybettiğim için gücüm kalmamıştı ki, ayağımın toprağa değdiğini hissettim.

Daha ben Meriç'e girmeden önce mesaj zaten ulaşmıştı karşıya. Beni hemen alıp götürdüler, Edirne'deki devlet hastanesine kaldırdılar...

Hastanede bizimkilerin ne yaptıklarını öğrendim. Mehmet Ali Ağabey ve "Akrep'. olayı öğrenir öğrenmez hemen İtalya'ya gitmişler, sonra gemiyle İstanbu1'a gelmişler. Hiçbir zorlukla karşılaşmamışlar. Çünkü, peronda boğazı kesili olarak bulunan cesedin kimliğini Atina polisi bir süre teşhis edememişti. Bunun nedeni Agop Agopyan'da sahte kimlik bulunmasıydı.

Olayın üzerinden dört gün geçtikten sonra Pire'deki sevgilisi teşhis etmişti. Yunanlılar önemli bir ASALA elemanının öldürüldüğünü, hem de Atina'nın göbeğinde öldürüldüğünü öğrenince olayı sakladılar. Zaten istihbarat örgütlerinin de numarasıdır bu, ellerindeki teröristlerin öldüğünü pek söylemezler. ASALA üst birimi de sempatizanlarının moralleri bozulmasın diye ve ayrıca uyuşturucu trafiğinde sorun çıkmaması için öldüğünü yıllarca sakladılar. Ancak ona ihtiyaçları kalmayınca, 1988 yılında öldüğünü kabul ettiler. Bazı ASALA militanları adamın hala ölmediğini söyler.

Ama daha o yıl, önce CIA, arkasından Batılı servisler Agop Agopyan'ın öldüğünü öğrendiler. Hepsi adamın ismi ve fotoğrafı üzerine X koydu.

Ama ASALA söylenti çıkardı işte, "Agop Agopyan ölmedi" diye.[8]

Yani şimdi biz, tavuk mu kestik o peronda?. Tövbe tövbe...

Yani kafamızdaki "T" şeklindeki dikişin izi boşuna mı duruyor?

1981 yılında Agop Agopyan'ın yardımcısı Agop Tarakçıyan öldüğünde de önce kabul etmek istememişlerdi. Sonra "eceliyle" öldüğünü açıkladılar. Hep aynı taktiği yapıyorlar. Amaçları sempatizanlarının morallerini güçlü tutmak.

Mehmet Ali Ağabey Türkiye'ye gelince havaalanından ilk işi telefonla beni aramak oldu. "Ne haber Kocaoğlan?" dedi. 'Testicalos haberet bene pendentes" dedim Latince. Yani "Her şey yerli yerinde" dedim.

Bir şekilde Atina'yı hatırlatmak istiyordum. Mesajı aldı, telefonda bir kahkaha attı.

Atina bizim en kolay operasyonumuz oldu. Herhalde en zoru, Beyrut'tu!..

İki taraftan da çok kan akmıştı...




--------------------------------------------------------------------------------

[2] Torun "Yakub Cemil", "Mehmet Ali Ağabey"in gerçek adının kesinlikle yazılmamasını istedi. Ben de buna uyuyorum. Ancak Bay Pipo kitabında "Mehmet Ali"nin gerçek kimliğini yazmıştık (s. 352).

[3] Torun "Yakub Cemil" halen görevde olduğu için "Akrep"in isminin de yazılmasını istemedi.

[4] ASALA militanlarına kendi aralarında tavşan diyorlar.

[5] Gerçek kimliğini saklayan kişinin sahte kimliği.

[6] Teşkilatı Mahsusa: 5 ağustos 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını elde tutmak amacıyla, Enver Paşa tarafından kurulan yarı resmi gizli örgüt, Dede Yakub Cemi! bu örgütün en önemli isimlerinden biriydi.

[7] "Mehmet Ali Ağabey" Yunanistan'a yıllar önce "ikinci katip" unvanıyla gelmişti. Yunanistan'daki maceraları için bakınız: S. Yalçın-D. Yurdakul; Bay Pipo. s. 138-141.

[8] Atina'da 28 nisan 1988 tarihinde sabaha karşı havaalanına giderken bir kişi, kimliği belirsiz kişi veya kişilerce öldürüldü. Atina polisi öldürülen kişinin Yemenli işadamı Muhammed Kasım olduğunu açıkladı. Bunun üzerine Fransız Haber Ajansı'nın Paris bürosunu arayan bir kişi öldürülen kişinin Agop Agopyan olduğunu ve eylemin rakip bir Ermeni örgütü tarafından gerçekleştirildiğini bildirdi. Fransız Haber Ajansı bu bilgiyi abonelerine duyurunca Yunan gazeteleri bu kez "Türk ajanları Atina'nın göbeğinde Ermeni lider Agopyan'ı vurdular" başlıklarıyla haberi verdiler. Türk gazeteleri haberi manşetlerinden "Agop Agopyan öldürüldü" başlıklarıyla verdi.

Bu arada ABD'de yayımlanan Washington Post'ta Jack Anderson imzasıyla çıkan bir makalede CIA'nın 1982'de Türkiye'nin Avrupa'da bazı Ermeni liderlerini öldürmeyi planladığını öğrendiğini, bu nedenle Agopyan olayının arkasında da büyük ihtimalle Türkiye'nin olabileceğini belirtti.


Bazı yayın organlarına (2000'e Doğru dergisi, 15-21 mayıs 1988) göre ise, "Agopyan'I MOSSAD öldürdü. ABD İsrail’i perdelemek için MİT öldürdü haberini imal etti!" Asıl adı Vasken Sakasesliyan olan ASALA lideri Agop Agopyan'ın ne zaman öldürüldüğü kimileri için hala bir muammadır. Ancak görünen o ki, Agopyan konusunda istihbarat örgütleri arasında tam bir dezenformasyon yaşanmıştır.




FastCounter

 

Hit Counter

  Anadolu Türk İnterneti

 

Güncelleştirme : 2013-05-11